“Türkiye’deki gelişmeleri takip etmekte bir sorun yok. Sorun buradaki siyasi ve toplumsal meselelerin takip edilmemesi”

0
846

Kıymetli Avustralya Postası okurlarımız,
Yazarımız Müjgan Kim ile on altıncı toplum röportajı ile yine karşınızdayız.
Aramızda yaşayan birbirinden değerli sanatçılarımızı, iş adamlarımızı, akademisyenlerimizi, sivil toplum gönüllülerimizi kısaca hikayesiyle içinde yaşadığımız bu topluma bilgi ve tecrübeleriyle faydalı olup ilham vereceğine inandığımız kim varsa bu platformda sizlerle buluşturuyor ve onları daha yakından tanımanıza imkan sağlıyoruz. 
Bu defa Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda’da yaşamış akademisyen konuğumuz Selver Şahin hanımefendi, kendisine yönelttiğimiz soruları sizler için yanıtlıyor. İstifade edeceğinizi düşünüyor ve keyifle okumanızı diliyoruz. 


Selvercim okuyucularımıza kendini tanıtır mısın?

Sosyal bilimler alanında çalışan bir akademisyenim. Araştırma alanım, güvenlik, kalkınma ve barış ilişkisi üzerine yoğunlaşıyor. İç karışıklık yaşamış ya da vatandaşlarının ihtiyaçlarına etkin ve demokratik şekilde cevap vermekte zorlanan ülkelerde yürütülen kurumlar odaklı, kalıcı barış şartlarını tesis etmeye yönelik uygulamaları ve bunların toplumsal, siyasi dinamiklerini anlamaya, irdelemeye çalışıyorum.

Lisans ve yüksek lisansımı Orta Doğu Teknik Üniversitesinde tamamladım. Doktoramı Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde bulunan University of Canterbury’de siyaset bilimi alanında yaptım. RMIT’de doktora sonrası araştırmacı ve okutman olarak 2009-2012 yılları arasında görev yaptım. Yeni Zelanda’da misafir öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra, 2013 sonunda Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladım. Yüksek Öğretim Kurulu tarafından yürütülen terfi sürecini başarı ile tamamlayarak 2016 yılında doçent oldum. Doğu Timor, Kosova, Endonezya ve Kuzey Makedonya’da saha araştırmaları gerçekleştirdim. Araştırma bulgularımı yayınladığım uluslararası bir kitabım ve çeşitli uluslararası akademik dergilerde yayınlanan makalelerim bulunmaktadır. Halen Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesiyim ve iki aydır Monash Üniversitesinde yürütülmekte olan kadınların siyasetteki temsili ve liderliği konulu bir araştırma projesinde kıdemli araştırmacı olarak görev almaktayım.

Bilkent Üniversitesi mezuniyet töreni

Avustralya hayatına nasıl girdi?

Akademik kariyer geliştirme sürecimde girdi. ODTÜ’den bölüm birincisi olarak mezun olduğum günden beri yurtdışında eğitimime devam etmeyi istiyordum. Dünyanın bu tarafını uzak olduğu için düşünmemiştim. Doktoramı İngiltere veya başka bir Avrupa ülkesinde yapmayı planlıyordum. Ama kendimi Türkiye’den gidilebilecek en uzak ülkelerden olan Yeni Zelanda’da buldum. Bunda ODTÜ’de master’ımı yaparken tanıştığım eşimin tavsiye ve telkinleri etkili oldu. University of Canterbury’den tam burslu öğrenci statüsünde kabul alınca da 2004 yılında Yeni Zelanda’ya taşındık. Doktora tezi savunmasını başarı ile geçtikten sonra, 2008 yılında bilgi işlem teknolojilerinin eğitimde kullanılması üzerine odaklanan bir kurumda araştırmacı olarak çalışmaya başladım. Melbourne’e ilk defa 2009 yılının Nisan ayında, doktora sonrası araştırmacı pozisyonu için RMIT’den mülakata davet edilince geldim. Görüşme başarılı geçti ve “insani güvenlik” temalı araştırma programında çalışmak üzere iş teklifi aldım. Her şey öğle hızlı gelişti ki Yeni Zelanda’da kurmuş olduğumuz düzeni bozup Tasman denizinin bu kıyısına apar topar taşındık. Üç yıl süre ile araştırma odaklı öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra RMIT ve University of Canterbury’de çatışma, barış inşası, uluslararası müdahale konularında dersler verdim. Bilkent Üniversitesinde göreve başladıktan sonra da Avustralya ile olan bağım devam etti. Ailevi bağımın yanı sıra sekreteryası RMIT’de bulunan Birleşmiş Milletler Küresel Sözleşme Kentler Programında onursal araştırmacı ve Türkiye irtibat noktası olarak sorumluluk aldım. Yaklaşık beş yıl Ankara-Melbourne arası mekik dokuduktan sonra Şubat 2018’de Melbourne’e döndüm. Bir taraftan eşimle oğlumuzu büyütürken diğer taraftan akademik ve toplumsal çalışmalarıma devam ettim. Bilkent’te iken tanıma fırsatı bulduğum birbirinden değerli ve donanımlı gençleri yayın ve konferans sunum projelerime devam ettim. Bu arada, bir sivil toplum örgütü ile göçmen kadınların Avustralya toplumuna daha etkin katılımına katkıda bulunmayı hedefleyen “kadın liderlik” eğitim programında çalıştım. Yer aldığım projeler arasında özel bir yeri ve anlamı olan bu program vesilesi ile muhteşem kadınlarla tanıştım. Bir mülakat ile başlayan Avustralya serüvenim 10 yıldır devam ediyor.

Küresel Sorunlar Semineri

Siyaset bilimi alanında Türkiye’de, Avustralya’da ve hatta Yeni Zelanda’da eğitim almış, eğitim vermiş, akademik çalışmalarına devam eden birisi olarak bize bu üç ülke hakkında neler demek istersin?

Üçü de çok farklı ülkeler. Ancak ben burada daha çok Avustralya ve Yeni Zelanda üzerine odaklanmak istiyorum çünkü sanılanın aksine ikisi birbirinden önemli ölçüde farklı ülkeler. En başından başlamak gerekirse, Yeni Zelanda, Büyük Britanya kraliçesi ve Maori kabile reislerinin imzalamış olduğu Waitangi Anlaşması ile kuruldu. Yerli halkın kurucu unsur olarak kabul edildiği bir ülke. Avustralya’nın kuruluşu bildiğiniz, burada detayına giremeyeceğimiz üzere, sancılı ve acılarla dolu. Yeni Zelanda’nın yazılı bir anayasası yok. Ancak, hukukun üstünlüğü dediğimiz vatandaşların ve egemen unsurların kanunlar önünde eşit muamele görmesi, hesap vermesi açısından örnek bir ülke diyebiliriz. Hukuk devleti olmak için mutlaka anayasa olması gerekmiyor. Bununla birlikte, Yeni Zelanda sınıf farkı olmaksızın tüm erkeklere seçme hakkını 1870’lerin sonunda verdi. Kadınlara, ki dünyada ilk, 1893 yılında verdi. Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1934 yılında sahip oldu. Avustralya hem erkek hem kadınlara seçme hakkını 1962 yılında tanıdı. Çünkü Avustralya’nın yerli halkı bu tarihe kadar kısıtlamalara tabi tutuldu. Yeni Zelanda yerli halkın toprak mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıkların çözümü için 1975 yılında mahkeme kurdu. Bu, Avustralya’da Mabo davasından sonra, 1993 yılında oldu. Yeni Zelanda, Avustralya ile kıyas edildiğinde daha kapsayıcı bir ülke. Yeni Zelanda’da, ülkede en az 12 aydır yaşayan sürekli oturum hakkına sahip kişiler seçimlerde oy kullanabilir. Avustralya’da vatandaş olmanız şart. Türkiye’de olduğu gibi, Yeni Zelanda’da çifte vatandaş olarak ulusal mecliste milletvekili olabilirsiniz. Avustralya’da federal düzeyde siyasi temsil hakkı için yalnızca Avustralya vatandaşı olmanız gerekir. Yeni Zelanda Meclisinde belli sayıda sadece Maorilere ayrılmış temsilcilikler vardır. Avustralya’da yerli halk için böyle bir uygulama yok. Yeni Zelanda, nükleer güç kullanımı ve son dönemde şahit olduğumuz üzere iklim değişikliği gibi evrensel meselelerde öncülük göstermiştir, dış politikada daha bağımsız bir çizgiye sahip. Avustralya, dış politikasını Amerika ile olan ilişkileri ve ittifakı temelinde şekillendiriyor.

“Kadın liderlik” eğitim programının lider katılımcı kadınları ile

Özellikle Türkler politika eğitimleri ya da veriye, okumaya dayanan gerçek bilgileri olmadan politika hakkında çok konuşuyorlar ve savundukları şeyi bir futbol takımı taraftarı gibi fanatikçe ve gereksizce savunuyorlar ki bunu çok yanlış buluyorum. Bu konuda senin fikrin nedir?

Son yıllarda dünya çapında çok kullanılan, popüler bir kavram var. İçinde yaşadığımız dönemin ruhunu anlatmak için kullanılıyor. Türkçeye “hakikat ötesi” olarak çevrilebilecek “post-truth” kavramından bahsediyorum. Veri ve bilginin, aklın, rasyonalitenin önemini yitirmesi, bunun yerine kişisel duygular, inançlar temelinde görüş, söylem ve eylemlerin şekillenmesi eğilimini anlatıyor bu kavram. Siyaset, bu kavramın en net ve yaygın yansımasını gördüğümüz alanlardan biri. Sosyal medyada astı astarı olmadığı halde milyonlarca insanın yaptığı siyasi içerikli paylaşımlarda bunu görebilirsiniz. Örneğin, “Japonya’da oy kullanmak için lise mezunu olma şartı var” paylaşımı. Doğru olmadığını anlamak için iki dakika harcamanız gereken bu iddiayı paylaşan öğretmenler gördüm. Bu dediğim, şu veya bu toplum ya da topluluğa has bir durum değil. Sırp ve Hırvat asıllılar ile konuştuğunuzda fanatikliğin hangi boyutlara varabileceğini görmek istemezsiniz. Britanya kökenli Avustralyalılar arasında da şöyle bir tecrübem var: Dışardan sorunca “benim siyasetle ilgim yok” diyor ama biraz konuştuğunuzda her seçimde takım tutar gibi aynı partiye oy verdiğini söylüyor. Açık olarak politika ile ilgilendiğini söyleyenler de tanıdım. Takım tutar gibi tuttukları için kendi partisinin yanlışlarını ya görmezden geliyor ya da aklamaya çalışıyor.

Avustralya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin siyasete olan ilgilerine gelirsek, daha çok Türkiye ağırlıklı. Avustralya ve bölge siyaseti, yaşanan gelişmeler pek takip edilmiyor. Yeni gelen göçmenler için bu durum anlaşılabilir çünkü Avustralya siyasetinin, daha önce de bahsettiğim gibi, dışlayıcı bir yapısı var. Vatandaş değilseniz oy kullanamazsınız, çifte vatandaş iseniz federal düzeydeki seçimlerde aday olamazsınız. Benim üzerinde durmak istediğim konu vatandaş olanları ilgilendiriyor. Büyük ölçüde Türkiye’deki gelişmeleri takip ediyorlar. Üstüne basa basa söylemek istiyorum, Türkiye’deki gelişmeleri takip etmekte bir sorun yok. Sorun buradaki siyasi ve toplumsal meselelerin takip edilmemesi.

Yurtdışına göç etmiş, asimile olmamak için sanırım köklerine Türkiye’de yaşayanlardan daha çok bağlı olmaya çalışan buradaki toplumumuzda siyasi taraftarlık daha çok öne çıkıyor sanki, ne dersin? 

Tarafgirlik, meselelere yalnızca kendi ideolojik penceresinden bakma, kendi kafasındaki kalıplara göre insanları etiketleme, ötekileştirme ve dışlama eğilimi her kesim için geçerli diyebilirim. Asimilasyon konusuna gelirsek bunu açmakta fayda var. Köklere bağlı olunmak istenmesinde, kültürel kimliği muhafaza etmek istemekte bir sakınca veya sorun yok. Kaldı ki burası göçmenlerin ülkesi, çok kültürlülüğü vurgulayan, bununla övünen bir ülke. Özümüze, kültürümüze sahip çıkıp içinde yaşadığımız Avustralya toplumuna tanıtmalı, kaynaştırmalıyız. Mesele, Türk, Türkiyeli kültüründen ve kültürel asimilasyondan ne anlaşıldığı ve ne yapıldığı veya yapılmadığı ile ilgili. Sıkıntı burada yaşanıyor.

Nasıl bir sıkıntı yaşanıyor?

Dil ve isim, kültürün en önemli unsuru, göstergesi. Maalesef, burada ikinci ve üçüncü kuşak dediğimiz kesimde Türkçe konuşma oranı ve seviyesi kötü. Çoktan kültürel asimilasyona tabi olunmuş. Türkçe’nin öğretilmesi ve öğrenilmesi konusunda büyük zafiyet var. Türkiye kökenli göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki gençlerimiz ve çocuklarımız Türkçe konuşamıyor. İşin ilginç tarafı İngilizcelerinde de sorun var. Nedense, keskin Avustralya aksanı ile konuşunca iyi İngilizce konuşulduğu sanılıyor. Bununla birlikte, az veya neredeyse hiç Türkiye kökenli birilerinin ikamet etmediği, gündelik hayatta, sokakta Türkçe etkileşime, iletişime maruz kalmadığı halde çok güzel Türkçe konuşan gençler ve yetişkinler tanıdım. Dil, uzmanların altını çizdiği gibi, ancak o dilin kullanıldığı ortamı yaratmakla öğrenilir. Bu ortam, ev, aile ortamı olabilir anne babanın arkadaşları ile buluştuğu ortamlar olabilir. Çocuk, dilin anne babası, diğer tanıdıkları tarafından nasıl kullanıldığını, faydasını görecek ki öğrensin. Kısacası, öğrenme tecrübe, pratik ile mümkün olur. Çokkültürlülüğü ilke edinen Avustralya’da, ana dili İngilizce olmayan ebeveynlerin çocuklarının dil gelişimine nasıl katkıda bulunabileceklerine ilişkin bir sürü imkan ve bilgilendirme etkinliği var. Ancak, toplumumuzdan ilgi yok. Bu ilgisizlik yalnızca belli bir kesime mahsus değil. Kendini eğitimli, bilinçli, donanımlı görenler de bunu yapıyor. Bir örnek vermem gerekirse, geçen yıl, Melbourne Üniversitesinde “çift dilli çocukların yetiştirilmesi” konulu bir seminere gittim. Salon büyüktü ve hafta sonu olmasına rağmen tıklım tıklımdı. İlk sunumu yapan profesör, salona dönüp “anadili Almanca olanlar kim” diye sordu. El kaldıranları “sunumdan sonra birbirinizle bağlantıya geçebilir, tecrübelerinizi paylaşırsınız” diyerek eşleştirdi. Sonra devam etti. “Ana dili Fransızca, Japonca, Arapça, Vietnamca vs olanlar” diye. Salondaki tek Türk ben çıktım ve kimse ile eşleşme imkanım olmadı. Profesörün söylediği ve paylaştığı pek çok faydalı bilgi ve tavsiye arasında özellikle biri vardı: “evde çocuklarınızla ana dilinizde konuşun, tutarlı ve kararlı olun. İngilizceyi okulda nasıl olsa öğrenecekler”. Ana dili Almanca olup İngilizceyi Melbourne’de ilkokulda öğrenmeye başlayan, birçok dile hakim bu dilbilimcinin mesajını sizin vasıtanızla iletmek isterim.

Konuşurken bir ara sorun buradaki siyasi ve toplumsal meselelerin takip edilmemesi dedin. Çok sorunumuz var mı burada? Örneğin hangi sorunlar yaşanıyor?

Her ülkede olduğu gibi Avustralya’da da sorunlar yaşanıyor. Ulaşım ve altyapıdaki aksamalardan ve iş güvencesinin olmamasından tutun huzur evlerinde yaşanan kötü muamele ve istismar olayları, siyasi sığınmacıların maruz kaldığı insan hakları ihlalleri, ıslahevlerinde sayısı her geçen gün artan Aborjin çocuk mahkumlara kadar pek çok sorun. Eğitim ve sağlıkta önemli sorunlar var. Göreve yeni başlayan öğretmenlerin yarısı ilk beş yıl içinde mesleği bırakıyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki yetersizlikler ve uzun bekleme zamanları, gençler arasındaki yüksek intihar oranları aklıma gelen diğer önemli sorunlar arasında. Basın özgürlüğü başta gelmek üzere siyasi özgürlüklerde gittikçe artan önemli kısıtlamalar var. Son dönemde yaşanan gelişmeler basın özgürlüğü açısından öyle endişe verici boyutlara geldi ki çok nadir görebileceğiniz, dünyaya örnek olacak bir tepki verildi. Bir süre önce, sağ, merkez, sol kanattan basın kuruluşları ideolojik farklılıklarını bir kenara bırakıp, basında sansüre karşı ortak bir tavır aldı. Vatandaşların “bilgi edinme hakkı” üzerinde yaşanan engellemeleri protesto ederek sansürlü manşetle çıktı. Bu bahsettiğim sorunlar takip edilmiyor, konuşulmuyor. Bir sorunu gündeme getirdiğinizde de Türkiye’den veya başka ülkelerden örnekler verilerek gerekçelendirilmeye, normalleştirilmeye çalışıldığını görüyorum. Böyle yapılarak buradaki sorun ortadan kalkmıyor ya da üstü örtülmüyor. Buradaki meseleleri buranın şartlarını, toplumsal bağlamını temel alarak irdelememiz ve çözüm üretilmesi için talepkar olmamız gerekir. Kaldı ki illa bir kıyaslama yapılacak ise bu Türkiye olmamalı diye düşünüyorum. Nüfus, ulusal ekonominin büyüklüğü, kişi başına düşen milli gelir gibi kıstasları göz önüne alarak benzer ülkeler ile kıyaslama yapar isek olması gereken hakkında daha doğru bir resim elde edebiliriz.

Uluslararası Siyaset Bilimi Derneği’nin 2018 yılındaki dünya kongresinde bildirisini sunarken

Bu soru biraz psikolojiye giriyor ama şimdi bu sorunlardan bahsedince bir kısım insan, ‘beğenmiyorsan seni burada tutan yok, burası bir cennet’ filan gibi şeyler söyleyecek. Ne Türkiye’yi eleştirmeye ne de burasını eleştirmeye dayanamayan insanlar var, bunun sebebi ne sence?

Öncelikle, sorunlardan bahsetmek, her zaman eleştirmek anlamına gelmez. İnsanların yaşadıkları ülke ile ilgili veriler üzerinden, olaya fazla duygusal boyut katmadan konuşup tartışabilmesi gerekir. İkincisi, eğer ki eleştiri yapılıyor ise, bu ülkenin bütününü eleştirmek demek değildir. Mevcut bir eksikliği, yanlış tutumu, uygulamayı, düzeltilsin, daha iyisi olsun diye gündeme getirirsiniz. Avustralya’daki bir uygulamayı eleştirmek, Türkiye’yi yüceltmek, Türkiye’deki bir durumu eleştirmek de Avustralya’yı yüceltmek anlamına gelmez. Bu kısır döngüden bir çıkılsın artık. Her ülke kendi şartları üzerinden ayrıca değerlendirilebilir. Birisindeki sorunlardan bahsetmek onu sevmediğiniz anlamına gelmez. Üçüncüsü, göçmen olarak bir ülkeye gelmiş olmak dünyadaki en iyi ülkeye geldiğiniz şeklinde anlaşılmamalı. Günümüzde, gerek sermayenin gerekse (göreceli olarak) emeğin küresel olarak serbest dolaşabilmesi, insanların geçici ya da sürekli olarak başka bir ülkeye yerleşebilmelerine olanak sağlıyor. Buna gereğinden fazla anlam yüklemeyi doğru bulmuyorum. Avustralya’ya yerleşmek amacıyla gelen birinin kendi seçimini doğrulatmak, onaylatmak istercesine, Avustralya’da var olan sorunları görmezden gelmesi, yok sayması ya da azımsaması çok mantıklı bir hareket şekli değil. Sorunların konuşulabilmesi, çözüm yollarının aranması gerekir. “Beğenmiyorsan git” derseniz, kendinizi koruma içgüdüsü ile savunma mekanizması yaratırsınız. İletişim yolunu kapatır, sorunun konuşulmasını engellersiniz. Sorunu dile getiren kişiye hücum ettiğinizle kalırsınız.

Yurtdışından oy kullanılması hakkında ne düşünüyorsun? Doğru bir uygulama mı?

Bunda ilkesel açıdan yanlış bir durum görmüyorum. Demokrasi, duayen bir siyaset bilimcinin tanımı ile, katılım ve muhalif olma hakkını içerir. Yurtdışında ikamet eden vatandaşlar da bu hakkı kullanabilir. Bu konuda ülkelerin farklı uygulamaları mevcut. Bazısı hiçbir sınırlama getirmezken bazısı bir takım şartlara tabi tutuyor. Örnek vermek gerekirse yurtdışında ikamet eden Yeni Zelanda vatandaşları seçimlerde oy verebilir. Bunun için son üç yılda ülkeye giriş çıkış yapmış olma şartı var. Başka bazı ülkeler, anavatandan ayrıldıktan sonra geçen süreye göre şartlar getirmiş. Örneğin, 15 yıldan uzun süredir yurtdışında yaşıyorsa oy hakkını elinden alan ülkeler var. Ülke ile bağlarının devam ettiğini göstermesi açısından getirilen şartlar bunlar. Türkiye için de benzer uygulamalar teklif edilebilir.

Türkiye ile olan ilişkiler nasıl düzenlenmeli? Göbek bağını kesmek gerekiyor mu?

Hayır, kesilmesine gerek yok. Türkiye ile bağlar devam etmeli, ama sağlıklı ve dengeli bir zemine oturtulmalı. Gelinen ülke ile olan ilişkinin dengeli bir şekilde düzenlenmesi şart. Benim gördüğüm, Türkiye ile bir türlü çözülemeyen bir hesap var. Ya çok fazla romantize ediliyor ya da hor görülüyor, kötüleniyor. Bu doğru ve sağlıklı bir yaklaşım değil. Türkiye köklerimizin olduğu yer. Oradaki gelişmeleri takip etmemiz, bir şeyler yapmaya çalışmamız hem hakkımız hem de sorumluluğumuz. Ama yerleşik olduğunuz ülkedeki gelişmelere ve olaylara da odaklanmamız gerekir. Bir uzlaşı gerekiyor. Türkiye ile olan bağlarımız orada emekli olmak, ev almak, tatil yapmakla sınırlı olmamalı. Türkiye ile olan bağlarımızı daha başka şekillerde gösterebilmemiz gerekir. Bir turnuva veya yarışma olduğunda kulüp veya milli takım düzeyinde Türkiye’den katılan ekipleri beraberce destekleyebilmek gibi. Kültürümüzü doğru ve olması gereken şekilde, araştırma, bilgi ve kalite temelinde etkin bir şekilde tanıtabilmek gibi. Türkçemizi muhafaza edebilmek, yaygınlaşmasına zemin hazırlamak ve gelecek nesillere aktarabilmek gibi. Toplumumuzun nüfusuna oranla hak ettiği şekilde Avustralya kurum ve kuruluşlarında temsil edilmesine imkan sağlamak gibi.

Prizren, Kosovo

Buradaki siyasi tercihler nasıl belirleniyor?

İki bloklu bir siyasi arenadan bahsediyoruz. Bir tarafta İşçi Partisi, diğer tarafta Liberal Parti ve müttefiklerinden oluşan “koalisyon” var. Tarihsel olarak bakıldığında, 1970’lerde, 80’lerde, göçmenler kendi haklarını İşçi Partisi’nin daha iyi savunduğunu düşünerek oy veriyordu. Ama günümüzde İşçi Partisi için bunu söylemek zor. Mülteciler politikasını bir nebze dışarıda bıraksak bile göçmenlere karşı yaklaşım açısından Liberal Parti ile arasında pek bir fark kalmadı. Bir de, İşçi Partisi köklü hizipler tarafından yönetilen bir parti. Bu sebeple göçmen olarak gelenlerin bir yere aday gösterilmesi, milletvekili olabilmesi daha zor. O yüzdendir ki İşçi Partisi eskisi kadar göçmenlere hitap edemeyebiliyor. Küçük işletme sahibi girişimciler ise sadece Liberal Parti’ye oy vermekle kalmayıp parti bünyesinde daha fazla temsil fırsatı elde edebiliyorlar, Avustralya’ya sonradan yerleşmiş bile olsalar. Çin, Hindistan gibi ülkeler çifte vatandaşlık hakkı tanımadığı için bu ülke kökenli Avustralya vatandaşları temsil hakkı açısından pek sorun yaşamıyor. Türkiye kökenli Avustralyalılar ise yaşıyor. Anayasanın 44. maddesine göre federal düzeydeki seçimlerde yarışabilmek için yalnızca Avustralya vatandaşı olmanız gerekir. 24 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık yarısı ya Avustralya dışında doğmuş ya da anne babasından en az birisi yurtdışında doğduğu için büyük çoğunluğunun ikinci bir ülke vatandaşlığına hakkı var. Bu durum önemli bir temsil sorununa ve siyasi hakların sınırlanmasına işaret ediyor.

Melbourne Üniversitesi yüksek lisans öğrencileri ile seminerden sonra

Kadın akademisyen olmak özellikle siyaset konusunda sence bir avantaj mı dezavantaj mı? Ve bu yaşadığın ülkelere göre farklılık gösteriyor mu? Özellikle Türkiye gibi ataerkil bir toplumda işin zor olmalı diye düşünüyorum ben.

Üniversiteler, varoluşlarının gereği olarak topluma örnek teşkil edecek uygulamaları barındırmalı. Temsilde eşitlik ve adalete yönelik uygulamalar, düzenlemeler bunlardan biri. İstatistiki verilere bakınca kabaca şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: “Kadınlar akademide yer alsın ama fazla yükselmesin”. Bu söylediğim durum, yaşadığım, çalıştığım üç ülke için de geçerli. Akademisyenler arasında kadınların oranı %40 ile %50 arasında. Ancak doçent, profesör, dekan, rektör gibi üst kademelere çıktıkça artan bir dengesizlik var. Doktoramı yaptığım University of Canterbury’nin  siyaset bilimi programındaki bütün profesörler erkekti, kadrolu kadın öğretim üyesi toplamda üçte bir oranındaydı. RMIT’de benimle mülakat yapan beş kişilik komitede bir kadın üye vardı. İşe başladıktan sonra kendisinin çalıştığım programla bir alakasının olmadığını öğrenmiştim. Türkiye’de karşısına çıktığım doçentlik jürisi tamamen erkek profesörlerden oluşuyordu. Elbette, sayılar tek başına yeterli bir gösterge değil. Rektörün kadın olması cinsiyet temelli ayrımcılığın, adil olmayan uygulamaların son bulacağı anlamına gelmiyor. Akademik kariyer alanında mevcut adaletsizlikleri doğuran yapısal şartların ne olduğunun iyi anlaşılması ve değişmesi gerekiyor.

Venilale, Doğu Timor

Nedir bu yapısal sınırlamalar?

“Ataerkil” dediğimiz erkek otoritesine, üstünlüğüne, onların koyduğu kural ve kriterlere göre işleyen düzen sanıldığı gibi sebep mi yoksa sonuç mu, belli ülkelere has bir durum mu, bunun konuşulması lazım. Birkaç yıl önce, Australian National University’den bir profesörün liderliğinde yürütülen bilim-araştırma işgücünde kadınlar konulu ve Avustralya Araştırma Konseyi (ARC) tarafından fonlanan bir araştırma tamamlandı. O projeye katılan araştırmacıların paylaştıkları kişisel tecrübelerinden ortaya çıkan iki temel bulgu vardı: 1) Akademik kariyer, halen “eril hayat tarzı” üzerinden işliyor. Nedir bu hayat tarzı? Erkek akademisyen, rekabetçi iş ortamına kendini adar, evden, ailesinden, eşinden gerekli maddi-manevi desteği alır. 2)  Akademide iki sektör var. Erkeklerin baskın olduğu, araştırma ve yayın yapmaya uygun şartlardan istifade ettikleri “birincil sektör”. Kadınların çoğunlukta olduğu, kadrolu atanma imkanının az olduğu, geçici olarak istihdam edildiği, yükselme imkanının kısıtlı olduğu, ders verme yükünün fazla olduğu ve bundan dolayı kısıtlı yayın ve araştırma fırsatlarına erişimin olduğu “ikincil sektör”. Bir başka araştırmaya göre, Avustralya üniversitelerinde saat başı ücretle “sezonluk” istihdam edilen öğretim üyesi sayısı, kadrolu öğretim üyesi sayısını geçmiş. Bu belirsizlik ortamında doktorasını yeni bitiren, genç kadın akademisyenler en çok etkilenenler arasında. Bir taraftan ev diğer taraftan iş hayatında kariyer geliştirmeye çalışırken, düşük ücret ve çok fazla ders verme saatlerine razı geliyorlar. Siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler özelinde bahsetmek gerekirse, gerek Türkiye gerekse Avustralya’daki tecrübeye dayalı gözlemim şöyle: Savaş, güvenlik, savunma, dış politika, para politikası gibi “önemli” meselelerde erkek akademisyenlerin egemenliği söz konusu. Gittikçe artan rekabetçi bir ortamda, kadrolu pozisyonların aslanın ağzından midesine indiği küresel yüksek öğretim ortamında, bu alanlarda çalışan kadın akademisyenlerin çalışmalarının “ciddiye alınması”, “fonlanmaya değer bulunması” için kendilerini “daha çok ispat etmesi” gerektiği baskısı var. Kadınlar olarak hiçbir alanda hiçbir zaman işimiz kolay olmadı. O sebeple, yaş, kıdem, sınıf, statü, etnisite gibi farklılıklarımızı bir kenara bırakıp cinsiyet eşitliği için ortak hareket etmemiz şart.

Endonezyalı mesleştaşlarla bölgesel kalkınma sorunlarına ilişkin bilgi alışverişinde bulunurken

Üç ülkede de yaşamış ve çalışmış biri olarak biriktirdiğin güzel anılar vardır, bizimle paylaşır mısın bazılarını?

O kadar çok hatıra var ki. Doktoramın ilk yılında University of Canterbury’nin dış ilişkiler ofisi uluslararası öğrenciler için bir katalog hazırlıyordu ve benimle de röportaj yapmışlardı. O kataloğun yaklaşık 10 yıl sonra, aynı üniversitede Çatışmalar ve Barış Çalışmaları başlıklı dersimde Çin kökenli bir öğrencimin ders sonunda yanıma gelip bana vermesi yaşadığım özel anlardan biriydi. Ekim 2009’da saha araştırması için gittiğim Doğu Timor’un başkenti Dili’de, Birleşmiş Milletler misyonu bünyesinde görev yapan Türkiye ve diğer ülkelerden gelen personel ile birlikte kutladığımız 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı da çok özeldir benim için. Tesadüf bu ya, görev süresi dolan personelden birkaçı ile, bir yıl sonra bu defa Endonezya’nın parçası olan Batı Timor’da yaptığım kısa süreli bir saha çalışmasından dönerken Melbourne’e bağlantı uçuşumu beklediğim Bali havaalanında karşılaştım. Bir yıldır, doğu, batı demeyip adada araştırma yaptığımı sanmışlardı.

Son olarak, bilgi ve veri üzerinden düşünmeyi, irdelemeyi ve tartışmayı teşvik etmesini dilediğim bu röportaj için sana ve Avustralya Postası’na can-ı gönülden çok teşekkür ederim.

Yazarımızla iletişim için: mujokim@yahoo.com.au

Müjgan Kim ile röportajlar serisi: 

1Sanatçı İskender Ozan Toprak

2Politikacı Naim Kurt

3- Akademisyen Onur Puza

4- İş adamı Aykut Örnek

5- Gazeteci Mutlu Tönbekici

6- Sosyal medya fenomeni Senem Döner

7- Ebru Sanatçısı Eda Tevrizci

8- Sivil toplum gönüllüsü Vuslat İves

9- Bilim insanı Hilkat Özgün

10- Psikolog Başak Kerimoğlu

11- Göçmen Danışmanı Anka Şahin

12- Müzisyen Arzu Yuvarlak Danaher

13- Radyocu Bülent İbrişim

14- Hayalperest Oktay Tilkili

15- Doktor Ömer Batın Gözübüyük

*Seri devam edecek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here