Avustralya’ya İlk Göç Edenlerden Olan Toplum Bireyimiz ile Röportaj

0
649

Röportaj No: 1

Tarih: 02.12.2016 Cuma

Yer: Meadow Heights/Melbourne

Ana Tema: İlk Göç Edenler

 

Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Adım Sadık, soyadım Yurtsever. 1939’da Malatya’nın Arapkir kazasında dünyaya geldim. Beşinci sınıfa kadar Arapkir’de kaldım. 1951 yılında ilkokulu bitirdim. Hayatta on iki kardeştik ve o kardeşler içerisinde üç numara olanıydım. Kalabalık olduğumuz için hangimiz hangimizin yerindeyiz bazen zor oluyordu anlaması. Hatta rahmetli dayım bizi isimden çıkaramaz, numaramızı söylememizi isterdi. Yoğurdu da çok sevdiğim için bazı amcalar bana keşke yoğurtsever koysalarmış derdi.

Gurbet hayatınız ilk nasıl başladı?

Babam 1950’de Adana’ya gitmişti. O zamanlar evde büyük olarak ben kalmıştım tek. Biraz da yaramazlık yapıyordum galiba. Babam tuttu Adana’ya beni de götürdü. İki sene kadar Adana’da kaldım. Daha sonra babam oraların durumunu beğenmeyince, tekrar diğer iki kardeşimle beni Arapkir’e getirdi. En büyük abim o sıra askere gitmişti. Abim askere gidince bu sefer ben ve benim büyüğüm ile İzmir’e geldik. Karşıyaka’nın üst taraflarında Naldöken diye bir yer vardı. Baktım ki bu yere herkes bir gecekondu konduruyor, ben de bir gece kondu kondurdum ve artık orada yaşama başladık.

Türkiye’de yaşarken daha çok ne tür işlerle meşgul oldunuz?

Adana’da  fırınlarda çalıştık. İzmir’e gelince bu sefer seyyar satıcılığa başladık. O zamanlar el arabaları yoktu, sırtımızda köfünlerle İzmir Anafartalar’daki hallerden aldıklarımızı piyasada satarak nafakamızı temin ediyorduk.  İzmir’de bir müddet seyyar satıcılık yaptıktan sonra abim Zonguldak Ereğli Demir Çelik Fabrikası’nda işe başladı. Daha sonra o fabrikaya beni de aldırdı. Bir yıl kadar fabrikada çalıştıktan sonra ben tekrar İzmir’e dönerek seyyar satıcılığa bir süre daha devam ettim.

Yurtdışına gelecek olursak; Avustralya’ya ne zaman geldiniz, bu ülkeyi tercih etmenizin özel bir nedeni var mıydı?

İzmir Alsancak İşçi Bulma Kurumu’na gidip yurtdışı için başvuruda bulundum. Ben aslında Almanya’ya yazılmıştım. Ordaki görevli memur; “Avustralya’ya bir hafta içerisinde vize çıkıyor, istiyorsanız sizi oraya gönderelim” deyince, olur diyerek bu teklifi kabul ettim.

Hatırlıyorum o zamanlar hala kiraz toplama mevsimiydi. Hanım da teyzelerine kiraz topluyordu. Hanıma; “hanım ben yurtdışına yazıldım belki de kısa zamanda vizemiz çıkacak” dedim. Daha kiraz mevsimi bitmemişti ki yapılan başvurunun kabul edildiği haberini aldık.

Tabi yurt dışına gideceğimiz belli olunca oturduğumuz gecekonduyu da kimseye emanet edemediğimiz için satmaya karar verdik. Böylece Türkiye’den Avustralya’ya doğru yolculuk yavaş yavaş başlamış oldu. Ve nihayetinde 1969 yılı Mart ayının 23’ünde Melbourne’ye indik.

İlk geldiğinizde nereye yerleştirildiniz ve karşılaştığınız zorluklar oldu mu?

Broadmeadows Camp Road üzerinde bulunan askeri kışla içerisindeki camp yeri tahsis edilmişti bizler için. Daha sonra işçi bulma yerlerine götürdüler. Oralarda hayat başlamış oldu. Lisan bilmiyoruz. Bizden bir ay önce gelen arkadaşlar var ama onlar da fazla bir şey bilmiyorlardı. Her zaman lisan bilen birini bulmak da tabi zordu. Mesela bakkala gidiyoruz ama ne istediğimizi bir türlü anlatamıyoruz. Ekmek alacaksak yanımızda ekmek parçası, yumurta lazımsa yumurta kabuğu götürüyoruz ki ihtiyaçlarımızı temin edebilelim. Sonra sonra fabrikalarda çalışmaya başlayınca arkadaşların şu şurda, bu burda şeklinde tavsiyede bulunmaları ve yardımcı olmaları ile artık hayatı daha iyi öğrenmeye başlamıştık. Kaldığımız hostellerden çıkıp iki üç aile bir evde kalmaya başladık çünkü hostelde kalma alışkanlığımız hiç yoktu. Yemeklerini yiyemedik; halbuki o zaman yemekleri bizimkinden güzel ve kaliteliydi ama bizler acılara, tuzlulara alıştığımız için onlara kolay adapte olamadık; olamayınca da evlere taşındık. Evlerde de aslında fazla rahat edemedik. Yani bugün tekrar göç etsem ben hostelde kalırdım eve çıkmazdım çünkü daha rahattı ve orada her şey temin ediliyordu.

Avustralya vatandaşlığını hemen aldınız mı?

İki yıl kaldıktan sonra Avustralya vatandaşlığına başvuruda bulunanlara burada temelli kalma hakkı veriliyordu. İki ülke arasında yapılan anlaşmaya göre iki seneden önce gidecek olursanız kendi bilet paranızı ödemeniz gerekiyordu. Yaklaşık 1978 yılına kadar Avustralya vatandaşı olmadık. Zaten o yıllar toplumumuzda Avustralya vatandaşı olmak bir bakıma ‘gavurlaşmak’ manasına da geliyordu ve burada kalıcı olmayı da kimse pek düşünmüyordu. Çoğunluk itibariyle bir süre çalışıp, sermaye elde ederek geri dönme düşüncesi hakimdi Türklerde. Ne zaman ki 1978’de ilk ziyaret için Türkiye’ye gittik o vakit Avustralya’da temelli kalıp kalmama konusunda düşüncelerimiz de değişti. Çünkü o yıllarda Türkiye’de sağ sol davaları yaşanıyor, insanlar vurup kırıyor, saat 7’den sonra sokağa çıkmayın anonsları felan yapılıyordu. Yani kısaca ülke çok karışık ve perişan bir haldeydi.

“Avustralya’ya dönünce oranın vatandaşı olalım çünkü günün birinde bizi Avustralya’dan atarlarsa gelip de Türkiye’de sağların solların içerisinde ne yapacağız” dedim hanıma. Ülkenin yaşadığı ahvali görünce geri dönme isteği daha fazla olan hanım da benim fikrime tabi oldu. Memlekete yaptığımız bu ilk ziyaretten dönünce hemen Avustralya vatandaşlığına müracaat ettik. Avustralya Day’e yetişemedik ama özel olarak iki memur bizi mülakat etti ve o şekil vatandaşlık hakkını da kazanmış olduk.

Avustralya çok uzak olduğu için geri dönmeyi hiç düşündünüz mü?

Gelir seviyemiz iyi değildi ki tekrar dönüp Arapkir’de geçimimizi temin edelim. Zaten kalabalık bir aileydik ve elimizde belli bir sanat da yoktu.

Ben 12 yaşında gurbete çıkmışım. Siz beni eğer mutlu etmek isterseniz doğduğum yerde mutlu edersiniz. Yani Arapkir’den çıktıktan sonra ha İzmir olmuş ha Avustralya hiç fark etmiyordu benim için.

Hostel hayatından sonra kendi evinize taşınmanız nasıl oldu?

Türklerin çoğu kooperatif mantığıyla ev almayı düşünüyor ama bu işte herkes kendisi öncülük etmek istiyordu. Her kafadan bir ses çıktığı için de bir noktada buluşmak zor oluyordu. Ben de yeni yapılmış evleri dolaşıyor, reklamlarına felan bakıyordum. O yıllarda Kıbrıs Türklerinden İbrahim Dellal Bey çoğu konuda bizlere  destek oluyordu. Bir gün kendisine dedim ki; “Ya İbrahim Bey eğer şu arsaya maketini gördüğüm evi koyarlarsa alacağım.” Bunun üzerine sağ olsun bu meselede kendisinin de yardımcı olmasıyla geldikten hemen yedi ay sonra  kendi evimize geçtik. Böylelikle Türklerden yeni eve taşınan da ilk ben oldum. Bazı arkadaşlar evi almam dolayısıyla iyice buralı oldun, artık dönemezsin felan deseler de aldırış etmedim.

Evimiz Thomastown’daydı. Medeni cesaretim yüksek olduğu için taşındığım evin arsasına hemen iki tane de bungalow yaptırdım. 1975 yılına kadar da bu evde kaldık.

İlk zamanlar Avustralya’daki iş hayatınızla ilgili neler söylemek istersiniz?

Lisanımız yetersiz olduğu için, iş nasıl istenir onu da tam bilmiyorduk. Dunlop lastik fabrikasının işçi alma ofisine gidiyordum ancak iş isteyemediğim için oturup oturup eve geri geliyordum. En son artık ofisteki görevli herhalde halimden anlamış olacak ki beni malzemelerin karıştığı yere götürdü. O vakit işe alındığımı anlamıştım.

Her gün gözüm kaşım sürmeli şekilde geliyordum eve. İş bulmuştum ama  ev Thomastown’da olunca bu sefer çalıştığım yer ile ev arasındaki mesafe uzak kaldı. Eve taşınırken ordaki işi bırakarak evin yakınlarında bir metal fabrikasında yeni bir işe başladım.

Ford fabrikasında da çalışmışlığım oldu. Çalıştığım o yıllarda fabrika greve gitmişti. O zamanlar da Tasmanya’da maden işinde iyi kazanç olduğu konuşuluyordu. Fabrika da zaten grevde olduğu için bu fırsatı değerlendirip çalışmak için tek başıma Tasmanya’ya gittim.  Ancak lisan olmayınca madenlerde iş bulamadım. Gitmeden önce aslında dil meselesini hiç de hesap etmemiştim. Tabi bu durumda iş olmayınca geri dönmek zorunda kaldım.

Yabancıların Türklerle olan ilişkileri nasıldı?

Bizden önce bu ülkeye gelmiş yabancı göçmenlerden fazla zarar gördüğümüzü söyleyemem. Çünkü onlar da bizim gibi bu buraya sonradan gelmiş, çeşitli sıkıntı ve ıstıraplar çekmiş oldukları için bizlere çoğu zaman yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Mesela Mildura’da bağcılığı bana İtalyanlar öğretti. Hatta bağını aldığım mal sahibi bizzat gelip bana işi gösteriyordu.

Bu kişinin seraları vardı. Domates almaya gidiyordum oraya. Hanımına bunlara domates vermemek lazım deyince ben de nedenini sormuştum kendisine.

Bunun üzerine bana; “aldığın bağda aynı seraları sana bıraktım niye orada yetiştirmiyorsun” demişti. İlaç tankım veya traktörüm arıza yaptığı zaman yine bu adam gelir yardım ederdi. Yani bu şekilde özellikle kazalarda insanlar birbirine çok yardımcı oluyordu.

Mildura yaşantınızdan da kısaca bahseder misiniz?

Ordayken bağ, bahçe, toprak derken çok yoğun bir şekilde çalışıyorduk. Zaten fazla boş vaktimiz olmuyordu insanlarla oturup da sohbet edecek. Hatta gelen misafirlere diyorduk ki bize geleceğiniz zaman gün doğmamış gün batmış olacak. Hanım bir ton da yaprak yapıyordu o kadar işin gücün arasında. Ancak okullarla tanıştığımız zaman biraz rahatlayabilmiştik.

Avustralya hakkında neler söylersiniz?

Bu ülkenin hakkı hakikaten inkar edilemez. Rahatlık var ve kanunlar işliyor. Çok tertipli ve düzenli bir memleket. İçine giren insanlar da tertipli ve düzenli yaşıyorlar. Yerlere çöp atma veya tükürme olayı yok. Mazileri çok kısa ama medeniyetin zirvesine çıkmışlar.  200 küsür  millet buraya adapte olmuş ve huzur içerisinde yaşamlarını devam ettiryorlar.

Gençlere tavsiyeleriniz var mı?

Sırf okumak da yeterli değil. Gençlerin kendilerine göre de bir hobi işi olması lazım. Bir gün felakate uğrarsak hayatımızı idame ettirebilmek için bir şeyler yapmamız lazım diye düşünmeli ve ona göre bir şeyler öğrenmeliler.

Son olarak Avustralya’da yaşayıp da hiç unutamadığınız bir hatıranızı paylaşır mısınız?

Mildura’da yaşıyoruz. Bir gün Melbourne’den bir grup çocuk gelmişti oraları ziyaret etmek için felan. Benim de bağ yerinde normal taş fırınım vardı. İtalyanlardan öğrenmiştim. Çocuklar gelince onlara pide felan yaptık, ağırladık bağımızda. Neyse öğle namazı vakti olunca ben yere namaz kılmaları için halı serdim. Ancak Fatih diye bir çocuk var içlerinde ama yaramaz mı yaramaz… Başlarındaki kişiye çocukların hepsi kuzu gibi ama bu Fatih çok yaramaz felan dedim. Öyleki Fatih hakikaten yerinde hiç duramıyordu. Traktörlere biniyor, orayı deviriyor, burayı dağıtıyor… Fatih bak namaz kılacaklar yürü dedim sen de namaza. Ben öyle deyince Fatih; “sen ne duruyorsun amca” demez mi… Hiç de beklemediğim bir cevaptı bu. Çocuk bunu söyledi ya hiç değilse bir abdest alayım çocuğun gönlü kırılmasın onla beraber yuvarlanayım felan dedim ve o gün hamdolsun namaza da öylelikle başlamış oldum.

Peki çok teşekkür ediyoruz bizlere vakit ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here