Çocukluk Bir Cehennemdir!

0
646

Nasıl olur? Böyle öğrenmemiştik. En toz pembe dönemimiz değil miydi çocukluk? Öyle yaşamadık mı yoksa? Kitap sayfalarını ardı ardına çevirirken, kafanızdaki tabular da birer birer yıkılıyor. Kitabın sonunda kendi çocuk gözlerinizle, çocuğunuza bakarken buluyorsunuz kendinizi. Ve işte o anda soruya cevap aramaya başlıyorsunuz?

Gelin bir kez daha birlikte düşünelim..

Ruhen özgür doğan çocuklarımızın elinden özgürlüklerini alıyor muyuz?
Saygı kavramını öğretirken aslında onları itaatkar bireylere mi çeviriyoruz? Karşılıksız seven anne-baba mıdır, yoksa çocuklar mı? Nihan Kaya ile kitabı İyi Aile Yoktur” üzerinden yüzyıllardır süregelen çocuk-anne, çocuk-aile, yetişkin-çocuk ilişkilerini konuştuk.


Yasemin Akyol

brisin - Yeni Ropörtaj

“Çocukluk cehennemdir” cümlesiyle kitabınıza başlıyorsunuz. Hep çocukluğun cennet olduğu fikri şekillenir kafamızda. Çünkü en çok korunan, kollanan, ilgi odağı olunan dönem. Neden cehennemi yaşıyor çocuk?

Hallac-ı Mansur’un çok güzel bir sözü vardır. Kar ve İnci romanıma bu cümleyle başlamıştım: “Cehennem acı çektiğimiz yer değildir. Cehennem acı çektiğimizi hiç kimsenin bilmediği yerdir. ”Yerleşik bakış açımız, çocuğun ne zaman, neden ve nasıl acı çektiğini anlamamızı engeller ne yazık ki. Dolayısıyla yetişkinlerin farkında olamadığı şeyin farkına çocuk da varamaz. Çocuk, acı çektiğinin farkında olmadan acı çeker. Çocukken bize yapılan yanlışın yanlış olduğunu bilmiyoruz çünkü bize yapılan tüm muameleleri “normal” kabul ediyoruz, kanıksıyoruz. Daha sonra geçmişe döndüğümüzde, “Aaa evet, bize yapılan o davranış aslında ne kadar yanlışmış.” diyoruz. Bunu söylediğimizde artık yetişkin olmamız temel çelişki.

Kitabınızın adı “İyi Aile Yoktur” ve devamında şöyle bir açıklama yapıyorsunuz “iyi aile, “iyi aile yoktur düsturuyla hareket edebilen ailedir. Neden?

Kitap bize masum görünen ezberlerimizin aslında ne kadar vahim olduğunu gösterebilmek için yazıldı. İsim de bunu vurguluyor çünkü yüzyıllardır hiç farkında olmadan “iyi evlat yoktur” düşüncesi içimize yerleştirilmiş durumda. “İyi aile yoktur”, “iyi evlat yoktur” söylemini tersine çeviriyor. “İyi evlat yoktur” dediğimizde bu hiç kimseye korkunç bir cümleymiş gibi gelmiyor. Oysa dünyadaki bütün kötülüklerin bu ve bunun gibi masum görünen cümlelerden doğduğunu düşünüyorum.

Bizim küçük olarak algıladığımız ancak çocuğun dünyasını sarsan ne gibi davranışlarımız oluyor günlük hayatta?

Önce bize olağan görünen söz ve hareketlerin çocuğun dünyasında nasıl algılandığını anlamamız gerekiyor. Yaşımız ne kadar küçükse o kadar kırılgan, savunmasız, kalıcı yaralar almaya açığızdır. Bir davranışın çocuğa verdiği zararı söylediğinizde de anneler-babalar sıklıkla “Sen benim ne çektiğimi biliyor musun!?” ya da “Gel bir günü benimle geçir de öyle konuş!” derler. Evet, bir çocuğun sorumluluğu bir, bazen birkaç insanın kaldırmayacağı kadar ağırdır. Ancak burada sorun, ebeveynin “Benim elimden bu kadarı geliyor. Benim de hatalarım oluyor. Ne yapalım.” itirafında bulunmak yerine hatalarını aklamaya çalışması. Bu da çocuğa yapılan yanlışların önemsizleştirilmeye başlamasına, anne ve babaların da bu hatayı yapmaya devam etme hakkını kendilerinde görmelerine yol açıyor. Her ne olursa olsun zayıf olan, korunmaya ihtiyacı olan, anne /baba değil çocuktur. Kitabın ismi de bunun altını çiziyor: “İyi aile yoktur” diyen aileler iyi ailedir. Her anne/baba kaçınılmaz olarak hata yapar, yapacaktır; mesele hata yapması değildir. Hata yaptığını kabul edebilmek çok kritik bir fark. Hata yaptığımızı kabul etmezsek aynı hatada devam ederiz ve hatalarımızı telafi çabasına da gitmeyiz çünkü.

Bir yandan özgür, kendi fikirleri olan bireyler yetiştirmek istiyoruz. Bir yandan da sanki çok küçük baş kaldırmaları bile “saygısızlık”olarak niteliyoruz. Bir kavram karmaşası mı var kafamızda?

Saygı, ülkemizde anlamı dışında ve yanlış kullanılan bir kavram. Saygı, itaat değildir. Karşılıklı olamayan, temeli korkuya dayanan şeye saygı adını vermemiz çok zor. Dedem gerçek saygının ne olduğunu çok güzel özetleyen bir hikaye anlatırdı. Seksen yaşında bir adam, beş yaşında bir çocuk içeri girince ayağa kalkmış. Etrafındakiler “Aman efendim, ne yapıyorsunuz; çocuk o!” demişler. Yaşlı adam, “çocuk saygıyı bizden öğrenmeyecekse kimden öğrenecek?” diye cevap vermiş. Evet, saygı budur ve böyle öğretilir. “Saygılı ol”, “Büyüklerini say.” gibi öğütler vermek yerine çocuğa saygı gösterirsek, ailede saygı gören çocuk başkasına saygılı davranmayı kendiliğinden öğrenir zaten. Yetişkinlerin birbirlerine saygılı davrandığını gözlemlemek de çocuğu saygılı bir birey haline getirir. Hiyerarşik ilişkiler dahilinde, ast-üst ilişkisi gibi öğretilen şey saygı değil, olsa olsa itaat olabilir.

Yani biz saygı yerine itaat etmeyi mi öğretiyoruz çocuğa?

Hepimizin birbirimize borçlu olduğu asgari saygı, çocuğun da sonuna kadar bizden eksiksiz hak ettiği bir şey. “Büyüğe saygı” klişesi adı altında çocuğa kendini aşağıda, yani “altta” hissetmesine neden olup, “üst”üne itaat etmesini öğretiyoruz. Böyle olunca çocuk, kendisini “üst” hissettiği bir ortamda çevresindekileri ezmeye başlıyor.

“Küçükleri koruyalım, büyükleri sayalım” sözü hatalı bir cümle mi? Beni eleştirmek senin haddin değil mi diyoruz?

Çocuk saygıyı, saygılı davranılan bir ortamda büyüyerek öğrenir. Çocuğun mutlu bir yetişkine evrilmesi için anne – baba olarak yapabileceğimiz tek şey var: Çocuğun kendisini değerli hissetmesini sağlamak… Ancak bizim toplumuzda çoğu zaman bu “çocuğu şımartmak” olarak algılanıyor. “Ben sana öfkelenebilirim, sesimi yükseltebilirim, seni eleştirebilirim, ancak sen beni asla eleştiremezsin, sen bana öfkelenemezsin, sen şikayetçi yahut memnuniyetsiz olamazsın.” diyoruz aslında çocuğa. Bu şekilde davranarak hem ona saygı göstermiyoruz hem de onun bize itaat etmesini bekliyoruz. Çocuk, yetişkin olduğu zaman da otorite figürü karşısında ona itaat etmesi gerektiğini düşünüyor. Önce anne babaya, sonra öğretmenine, patronuna, amirine…

Bu davranışlar çocukla aramızda mesafe yaratıyor mu? Sıkıntısından, derdinden, sorunlarından hiç haberimiz olmadan mı büyütüyoruz çocuğumuzu?

“Benim sana verdiğim şeylerden memnun olmalısın ve asla şikayetçi olmamalısın” diyerek onun olumsuz duygularını bize göstermesini, ifade etmesini engellemiş oluyoruz. Çocuğun mutsuz olma hakkına saygı duymuyoruz. Halbuki bir insanı hasta eden şey acı çekmek değil, insanın acısını ifade etmesinin yasaklanmasıdır.
İfade etmesini yasaklayınca, süreci doğal seyrinde atlatmasının da önüne geçiyoruz. Bu yüzden çocuğun gerçek benliği ile irtibatı da kesiliyor. Yetişkinler için de geçerli bu söylediklerim. Çünkü çocuk anne ve babasının sevgisine mecbur. Onlar olmazsa fiziken de öleceğini biliyor.

 Sevgisiz, ilgisiz çocuk fiziken de mi etkileniyor?

Evet, bakıma muhtaç olarak doğuyoruz. Bir çocuğun özellikle yaşamının ilk yıllarında en az hava ve su kadar ihtiyaç duyduğu şey anne ve babasının kayıtsız şartsız sevgisi ve onu her şeyiyle, olumsuz his ve düşünceleriyle de kabulüdür. Anne-babasına muhtaç olduğunu doğduğunda sezgisel bir bilgiyle bilir. Çocuğu anne ve babasının karşısında zayıf, korunmasız kılan da budur. Aslında çocuk, anne ve babasını koşulsuz sever. Ancak bize bunun tersi söyleniyor.

Bizim kafamıza ise anne ve baba koşulsuz sever diye işlenmiş mesela…

Çocuk aslında anne babası ne yaparsa yapsın onları affediyor. Çocuklar kendilerine dayatılan kurallara karşı çıkıyor gibi görünseler bile içten içe o kuralların doğru olduğunu düşünüyorlar ve içlerinde suçluluk duyuyorlar. Biz “eğer çocuğu özgür bırakırsam kötü davranışlara meyil gösterir” diye düşünüyoruz. Aslında çocuğun tüm kötü davranışları çocuğun kendisini ispat etmeye, göstermeye çalışmasından kaynaklanır. Çocuk kendisini bir şey başarmış ve sevilen bir çocuk gibi hissederse o zaman kötü davranmaya da ihtiyaç duymayacaktır.

Çocuklara davranırken nelere dikkat etmemiz gerekiyor?

Çocukların gözünden baktığımızda onların devlerle dolu bir dünyada yaşadığını görürüz aslında. Zaten doğduğumuzda egolarımız çok zayıf ve egonun sağlıklı şekilde güçlenmesi gerekiyor. Dolayısıyla sadece fiziken değil, soyut olarak da çocuklar söylediğimiz her şeyi çok daha derinden ve güçlü şekilde duyuyorlar, hissediyorlar. O yüzden çocuğa karşı çok hassas davranılması gerekiyor. Ama biz çocuğun büyüğe davranışlarında dikkatli olması gerektiğini düşünürken, asıl hassasiyet gösterilmesi gereken özneyi kaçırıyoruz. Çocukları… Ebeveynler çocukları içten içe de kıskanıyor aslında.

Öyle mi?

Çocukların sorumluluğunun olmaması, bol vakitleri oluşu, yetişkinlerin, özellikle de ebeveynlerin, çocukların yüzünden ne kadar meşgul olduklarını anlatırken sık bahsettiği şeyler. “Oh ne âlâ, dünya çocuklara güzel. Benimse dünya kadar işim var. Hanımefendi oyuncaklarıyla oynarken benim kalkıp ona yemek hazırlamam gerekiyor şimdi.” gibi cümleler sarf ettiğini işitiyorum yetişkinlerin. “Ben ona bakmak zorundayım, çok çalışıyorum, yemek yapıyorum, çocuğu giydiriyorum,
temizliyorum ama onun hiçbir yükümlülüğü yok. Keşke ben de çocuğum gibi özgür olsam.” hissiyatı yatıyor arkasında bu sözlerin. İki hayat arasında bu şekilde bir karşılaştırma varsa, orada örtük bir kıskançlık da vardır. Anne-babaların kendi çocukluklarını çocuklarınınkiyle kıyasladıklarına çok sık şahit oluyoruz.

Peki bir çocuğu istemediği zaman zorla öpmeye, sevmeye çalışmamız onun dünyasında nasıl karşılanıyor? Ne anlıyor?

Eğer ben çocuğuma, bedenine herhangi bir şey yapılmaya çalışıldığında karşı çıkma hakkının olduğunu öğretmemişsem, bir davranıştan şikayet etme hakkı olduğunu hissettiremiyorsam, çocuk da durumdan memnuniyetsizliğini gösteremez. Küçükken biri beni öptüğünde bu öpücüğü isteyip istemediğimi düşünmeyi bile akıl edemezdim. Bugün çocuklar açısından çok daha iyi bir yere gelmiş olsak da birçok çocuk hâlâ bu durumda. Yani çocuk “hayır” dediğinde asla zorlamamalıyız.

Çocuğu istemediği herhangi bir davranışa, mesela onunla göz teması kurmaya çalışan bir yetişkine -eğer istemiyorsa- karşılık vermeye zorlamamamız gerekmesi bir yana, çocuğun neyi isteyip neyi istemediğini bilmesi, bu duygularıyla irtibatta olması çok önemli. Birçok çocuk, hangi davranışın ona rahatsızlık verdiğini anlayabileceği düşünce mekanizması bastırılarak büyür; halbuki her tür tacizde, çocuğu koruyabilecek yegane şey bu mekanizma. Duygusal, fiziksel, cinsel taciz, fark etmez, her biri aynıdır; duygusal tacizle cinsel taciz arasında hiç fark yoktur. Nitekim, duygusal olarak istismar ettiğimiz çocuk cinsel istismara uğrar. Çocuktan eğer bizim yetişkinler olarak aramızda belirlediğimiz davranış kalıplarına onları sorgulamadan uyması bekleniyorsa, çocuk bizimle aynı masada eşit şekilde “Bana böyle davranmanızın yanlış olduğunu düşünüyorum.” diye konuşamıyorsa, aramızdaki ilişki etkileşim içinde ilerlemiyorsa, bir başkasının ona davranışın kötü olup olmadığını nasıl sorgulayabilir? Çocuk bu durumda, rahatsız edici herhangi bir yetişkin davranışında da buna karşı gelme hakkı olduğunu düşünemez. “Bu davranış bana rahatsızlık verdi. Demek ki utanılacak şeyi ben yaptım” diye düşünür.

Ve yine çocuğun hakkına farkında olarak ya da olmadan saygı duymuyoruz …

Saygıya ihtiyacı olanlar bizden daha çok çocuklar aslında. Çocuğun, büyüğe yaptığı bir yanlış büyüğe bir zarar vermez ancak büyüğün çocuğa yaptığı bir davranış çocuğa zarar verir. “Büyüğe saygı göstermeliyiz” cümlesinin arkasına saklanarak bunu önlüyoruz. “Anne babaya saygı” derken aslında çocuğa karşı yapılan saygısızlığı görünmez kılmaya çalışıyoruz. “Devlete karşı saygı göstermeliyiz” dendiğinde vatandaşa karşı saygısızlığı meşrulaştırmaya başlıyoruz. Dolayısıyla saygısızlık en çok saygı kelimesinin çokça telaffuz edildiği yerlerde bulunuyor çünkü gerçekten saygı ortamı olsa, insanlar sürekli saygıdan bahsetmeye ihtiyaç duymazlar. Biz bugün toplum olarak da mutsuz bireylerle dolu bir ülkede yaşıyoruz.
Kitap aslında temelde “Neden bu kadar mutsuzuz” sorusuna cevap arıyor. İçimizde “tek doğru” dediğimiz ve “normal” addettiğimiz bilgiler değişirse temelde birey ve sonrasında toplum olarak da dönüşeceğimizi söylüyor.

Nihan Kaya Kimdir?

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Edebiyatı mezunu. İngiltere’de, University of Essex, Centre for Psychoanalytic Studies’te Psikanaliz üzerine yüksek lisans yaptı. King’s College London’da Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde yazdığı doktora tezi, sanatsal yaratıcılığı Jung açısından inceliyordu. 2005’ten bu yana, edebiyat ve psikoloji alanlarında Avrupa ve Amerika’nın değişik yerlerinde konferans tebliğleri sundu, konuşmalar yaptı. Türkçede psikoloji içerikli romanlar, İngilizcede sanat ve edebiyat konulu psikoloji metinleri yayınladı. Çatı Katı kitabı Türkiye Yazarlar Birliği ödülü aldı. Kendisi ayrıca Routledge Yayınları’ndan çıkan Dreaming the Myth Onwards: Revisioning Jungian Therapy and Thought kitabının ortak yazarlarından. MEF Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde ders veriyor.

Romanları: Kırgınlık, Kar ve İnci, Disparöni ya da Yaşama Korkusu, Buğu, Gizli Özne.

Öykü kitapları: Ama Sizden Değilim, Çatı Katı.

İnceleme kitapları: Yazma Cesareti, Fildişi Kuyu.

Yasemin Akyol Kimdir?

2006 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2009 yılında Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Yüksek Lisans derecesini aldı. 2009- 2011 yılları arasında 6 News’ta siyaset programı hazırlayıp sundu. Ardından Atv/ A Haber’de Dış Haber Editörü olarak görev yaptı. Haziran 2019’dan bu yana da Melbourne şehrinde yaşamaktadır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here