“Beyin Göçü’nün önüne geçilemediğine göre, artık düşünmemiz gereken Beyin Göçü’nü nasıl Beyin Gücü’ne çevirebiliriz olmalıdır.”

0
765
Yazarımız Müjgan Kim, bilim insanı Hilkat Özgün ile

Hilkat Özgün, 22 Mayıs 2019 tarihinde, Avustralya Ulusal Gönüllülük Kurumu’nun 30.yılında, 30 yıllık gönüllü çalışmaları ile “Gönüllülük Ödülü” alan bir toplum bireyimiz. Bilim insanı, bilim elçisi, konuşmacı, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı, toplumsal gönüllü, fotoğraf sanatçısı ve köşe yazarlığı gibi birçok farklı alanda becerilere sahip. Kendisini daha yakından tanımak ve toplumumuza tanıtmak amacıyla siz okuyucularımız için bir araya geldik.


Merhaba Hilkatcım okuyucularımızın çoğu seni tanıyordur ama yeni gelenler ve diğer ülkelerde yaşayan takipçilerimiz için de kendini tanıtır mısın?

Çorum doğumluyum. Köy Enstitülü bir babanın ve ev hanımı bir annenin 6 kız çocuğundan en büyüğüyüm. Babamın mecburi hizmeti nedeniyle çocukluğum Çorum’un değişik köylerinde geçti. İlkokulu bu köylerde, 5 sınıfın bir arada olduğu okullarda bitirdim. Okulda Amerikan yardımı süt tozu içirilen kuşaktanım. Her sabah derslere “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım” diye başlardık. İdare (gaz) lambası ışığında ders çalışan çalışkan çocuklardık. Boş zamanlarımızda annem köy kadınlarına dikiş, nakış öğretirken, babam ve ben okul yaşını geçmiş köy halkına okuma yazma öğretirdik. O yıllarda köyün öğretmeni köyün her şeyiydi. Her gittiğimiz köyü değiştirip, şekillendirirdik. Annem, babamdan hastalara iğne yapmasını öğrendi. Yıllarca gönüllü hemşire gibi çalıştı. Ben de köy kadınlarıyla birlikte her şeyi yapmayı denedim. Çapa yaptım, süt sağdım, harmanda çift sürdüm, yunaklıkta (çamaşırhane) çamaşır yıkadım, dantel ördüm, oya yaptım, örgü ördüm. Onların sohbetlerine ortak oldum, insanlarla iletişim kurmayı onlardan öğrendim. Bugün dahi her kesimden insanlarla sağlıklı iletişim kurabiliyorsam, o köy kadınlarına çok şey borçluyum. Birbirinden çok farklı ortamlara girmiş olmak ve bu ortamların bana kattığı şeyleri doğru irdeleyip değerlendirmek, benim ben olmamdaki en büyük etkendir diyebilirim.

Orta ve lise eğitimimi Ankara Yenimahalle Kız Lisesi’nde yatılı olarak tamamladım. Yatılı okula başladığım yıl babam Almanya’ya gitti. Alıştığım özgür hayattan, yatılı okul hayatına geçmek ve aynı zamanda aileden ayrılmak benim için büyük travma  oldu. İlk dönem 6 zayıf getirdim. Her gün aileme mektup yazardım. Bir defasında 6 mektubum aynı gün ailemin eline geçmiş. Halen ailede 6 rakamının şakası yapılır. Yatılı okul hayatı zorlukları yanında çok da keyifliydi, özellikle arkadaşlıklar. Arkadaştan öte kardeş oluyorsunuz ve bu ömür boyu böyle devam ediyor. Liseden sonra ODTÜ Kimya’ya başladım. Benim zamanımda ODTÜ her öğrencinin hayali olurken, bana konaklayabileceğim bir yer oldu. Ailem Almanya’da olduğu için, kalacak yerim ve sahip çıkanım yoktu. O nedenle yurtları olan bir okul benim  üniversite seçimimde çok rol oynadı. Fakat iyi ki de ODTÜ öğrencisi olmuşum. Biz ODTÜ’lüler arasında sarsılmaz bir bağ ve dayanışma vardır. Aradan yıllar geçse de bağlarımız kopmaz. 1982 yılında ODTÜ Kimya Bölümü’nden mezun oldum.

Avustralya maceran nasıl başladı? Neden Avustralya?

ODTÜ’yü bitirdikten sonra çok kolay iş bulabileceğim düşüncesindeydim, hatta biraz da havalardaydım. Fakat iş aramaya başlayınca bunun böyle olmadığını gördüm. İş başvurusu yaptığım yerler aleni bir şekilde torpilim olup olmadığını soruyorlardı. Bir dönem Üniversite Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nde Uzman olarak görev yaptım. Daha sonra, Ankara Sanayi Sitesi’nde bulunan bir un ve yem fabrikasında, laboratuvar şefi olarak bir iş buldum. Bir genç kız olarak Sanayi Sitesi’nde dolmuştan inip, fabrikaya kadar yürümek her sabah bana büyük eziyet oluyordu. Kadınların olmadığı rezil bir ortamdı, bu duruma ancak sekiz ay dayanabildim. Sekiz ay sonra işimi bırakarak Almanya’ya ailemin yanına gitmeye karar verdim. Almanya’ya giderek Master programına kayıt yaptırdım. Boş zamanlarımda da bir bira otu tarlasında çalışmaya başladım. Tarla sahibinin annesi, benim hem üniversite eğitimi yapıp hem de tarlada çalıştığımı duyunca çok üzülmüş. O yıl kilise için biriktirdiği tüm parasını bana verdi. “Bu paranın daha iyi bir yere gidecek olması bana daha çok huzur verecek” demişti.

Evlilik nedeniyle Almanya’da başladığım eğitimimi yarıda bırakıp Türkiye’ye döndüm ve iş konusunda yine aynı kısır döngünün içine girdim. Eşim Almanya’ya gitmek istemedi. Bir süre Kale ve Bilgi Test Merkezi dersanelerinde Kimya Öğretmenliği yaptım. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bölümü’nde Master derslerine başladım. O dönemde Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’ne tayinim çıktı. Bu lisede kimya, fen bilgisi ve matematik öğretmeni olarak 3,5 yıl görev yaptım. Öğretmenlik mesleği çok yüce bir meslek. Çok keyif aldım, çok tatlı öğrencilerim oldu. Bugün bile bazılarıyla haberleşiriz. Fakat asıl mesleğimi yapamamış olmak bana çok dokunuyordu. O nedenle eşime sürekli Almanya fikrinden bahsediyordum. O da istemiyordu. Benden o kadar bıkmış olmalı ki bir gün “Çok istiyorsan başka bir ülkeye gidelim” dedi. Ben de bu fırsattan yararlanarak Avustralya başvurusu yaptım. Tek amacım, hem doktora yapıp hem de kendi mesleğimde çalışabilmekti. Bunun yanında, Türkiye’de durumumuz çok iyi olmasına rağmen, yurtdışında yaşam, çalışma koşulları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi cazip gelen etkenler içindeydi. Almanya’nın Türk vatandaşlarımıza yaklaşımı mide bulandırıcıydı. Bir defasında bir tezgahta bir eriğe dokunup almadığım için beni neredeyse bıçaklayacak olan Almanı hiç unutmuyorum. O halde göç edeceğimiz yerin göçmenlere yaklaşımı iyi olmalıydı. Avustralya’nın çokkültürlü yapısı bu nedenle cazip geldi. Tabi iklim de önemliydi. Melburn’u seçmemizin nedeni ise, o zamanlar endüstri şehri olmasıydı. Şimdilerde bu da bir hayal oldu.

Avustralya’ya 1988 yılında Nitelikli Göçmen statüsünde geldik. Meslekler grubuna kabul edilmiştik; fakat iş bulma konusu bizim sorumluluğumuzdu. ODTÜ mezunu olmamız bizim için avantajdı, kısa sürede iş bulduk. Avustralya Hükümeti’nin Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Merkezi (CSIRO)’da işe kabul edildim. Bu kurumda birçok başarılı projeye imza attım. CSIRO’nun dünya fuarlarında gösterilmek üzere geliştirdigi ‘Axcess’ prototip Hibrit otomobile çift taraflı akü geliştirdim. Bu aküler aynı zamanda Holden Otomobil Firması’nın Sidney Olimpiyatlarında sergilediği “Yeşil Olimpiyat” tasarımı için hazırlanan Hibrit otomobilde kullanıldı. 2000 yılında bu proje CSIRO’da yapılan projeler arasında birinci seçildi. Ben ve grubum CSIRO’nun en büyük ödülü olan CSIRO Başkan’ın Ödülüne layık görüldük. 2008 yılında “UltraBattery” grup çalışması ile Araştırma – Başarı ve Onur Ödülü’ne layık görüldüm. “Energy Transformed Flagship” programı altında geliştirilen UltraBattery hibrit (melez – hem elektrikli hem de benzinli motora sahip olan ve kendi kendini şarj edebilen iki farklı güç kaynağının bir arada kullanılması) araçlar, ev tipi enerji depolama, rüzgar ve güneş enerjisi tarlalarında kullanılmak için geliştirildi. Yenilenebilir enerji için yeni depolama kaynağı olan UltraBattery çalışmasının testleri Amerika’da ve Japonya’da yapıldı. UltraBattery Grubu, 2009 yılında Electrochemical Society of Japan tarafından da ödüllendirildi. 42 bilimsel yayınım ve Kurşun-Asit akülerde kapasitenin artırılması ile ilgili RMIT Üniverstesi’nden tezim var. Hiçbir iş, grup çalışması olmadan başarılamaz, her başarının ardında mutlaka o başarıya emeği geçenler vardır. Benim başarılarım da grup olarak yapılan çalışmaların ürünüdür.

Senin gibi eğitimli insanların beyin göçü Türkiye için bir kayıp diye düşünüyorum. Sen neden yurt dışına çıkma ihtiyacı duydun? Türkiye’de bilimi değerlendirir misin?

Türkiye’de yetiştirilmem için büyük kaynak sağlandı. ODTÜ gibi bir üniversitede yetiştirildiğim halde ilgisizlik, kayırmacılık ve olanaksızlıklar nedeniyle ülkemde bilim insanı olamadım. Nedenlerini yukarıda anlattım. Ancak Avustralya’da yaptığım başarılı çalışmalarım ve aldığım prestijli ödüller sonrası ülkem beni bilim insanı olarak tanıdı. Keşke bu fırsatlar bana kendi ülkemde sağlansaydı ve yaptığım başarılı çalışmalarımı Türkiye’de gerçekleştirmiş olsaydım. O nedenle Avustralya serüvenimi anlatan bir makalemin başlığını “Fırsatlar Ülkesi Avustralya” olarak seçtim. Çünkü hayalimdeki fırsatı ancak burada buldum.

İbni Sina ‘Bilim ve sanat, itibar görmediği ülkeyi terk eder’ demiş. Bu sözü çok seviyorum. Tam da ülkemizin acı gerçeği. Türkiye’de bilim insanlarına verilen değer ve sağlanan imkanlar malesef çok kısıtlı. Türkiye’de bilim insanlarını beyin göçüne sevk eden, yurt dışındaki imkanlar ve imkanlara ayrılan bütçelerin oldukça kabarık olması. Almanya, Amerika ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerle ülkemiz arasında, araştırmaya, geliştirmeye ayrılan bütçeler açısından müthiş uçurumlar var; sağlanan imkanlar çok farklı.

Ülkemizde nitelikli insan fazlasından da gereğince yararlanamıyoruz; dolayısı ile bu insanlar, nitelikli insan talebi olan ülkelere göç ediyorlar. Bu tür iyi eğitimli, üreten, düşünen, nitelikli çalışanların, araştırma veya çalışma hedefiyle yurt dışına gitmesini beyin göçü olarak adlandırıyoruz. Yetişmiş insan gücü hareketi olarak değerlendirilen beyin göçünün geçmişi çok eski devirlere dayanıyor. Bu sadece bizim ülkemizde yaşanan bir olgu değil, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler zulmünden kaçan birçok Yahudi akademisyen Türkiye’ye sığınmış ve Türkiye’deki eğitim sisteminin gelişimine büyük katkı sağlamışlardır. Albert Einstein da Almanya’dan ABD’ye göç eden bilim insanlarından biridir. Sonuçta Beyin Göçü sadece Türkiye’nin problemi değil, fakat ülkemizde son zamanlarda fazlasıyla yaşanan bir sorun olmuştur. Beyin Göçü’nün önüne geçilemediğine göre, artık düşünmemiz gereken Beyin Göçü’nü nasıl Beyin Gücü’ne çevirebiliriz olmalıdır.

Eskiden Türkler iş gücü olarak Avustralya’ya gelmişler. Son iki üç yıldır büyük bir beyin göçü olduğunu görüyoruz. Sizce bu beyin göçünün nedeni nedir?

Türkiye’de, gerekirse tüm malını mülkünü satıp, özellikle çocuklarının geleceği için Avustralya’ya göç etmek isteyen büyük bir kesim olduğunu her gün aldığım sayısız email mesajlarından biliyorum. Bunların çoğu tanımadığım insanlar. Dilimin döndüğünce, bildiğim kadarıyla oturup her gelen emaili cevaplamaya çalışıyorum. Bazıları mutlu oluyorlar, bazıları ise sanki ben Avustralya’yı paylaşmak istemiyormuşum gibi düşünerek beni suçlayıp, kimi zaman hakaret bile edebiliyorlar. Keşke sihirli bir değneğim olsa da Avustralya kapılarını bu insanlara açabilsem. Bir zamanlar “Batı veya Yurtdışı Sevdası” olarak adlandırılan göç sevdası artık Türkiye’de yaşayan birçok insan için olmazsa olmazlardan olmuş. Göç etmek isteyenler yalnızca varlıklı kimseler değil, nitelikli ve ülkemizin yetiştirdiği belli mesleklerde uzmanlaşmış değerler de gitmek istiyorlar.

Avustralya’ya gelmenin en kolay yolu, öğrenci olarak gelmek. Öğrenci olarak gelenlerin en az yüzde 90’ı ülkeye dönmeyi asla düşünmüyor. Özellikle anneler “Aman evladım orada kalsın” yalvarışındalar. Bugün, Türkiye’den beyin göçünün en önemli nedenlerini iş bulamama, tatmin edici olmayan ücretler ve işe alımlarda kayırmacılığın artmasıyla liyakat esasının terk edilmesi oluşturuyor.

Düşük ücret politikası, gelecek endişesi, üniversite mezunlarının iş bulamaması, mezun oldukları bölümlerin dışında bir iş sahasında çalışmak zorunda kalmaları beyin göçünün önemli etkenleri arasında yer alıyor. Türkiye’deki yaşam standardının ve yaşam kalitesinin gelişmiş ülkelerden düşük olması, Ar-Ge çalışmalarına yeterli kaynağın ayrılmaması, bilim ve teknolojiye değer verilmemesi, fikir üretiminin, buluşun değer görmemesi ve desteklenmemesi de beyin göçünü tetikliyor. “Türkiye’deki eğitimin kalitesi bilimsel düşünmeyi engelliyor” diye yazılan haberler okuyorum. Sanırım bu da gençlerimizi yurt dışında arayışlara itiyor.

Göçü düşünen gençlerimize “Ülkemizin size ihtiyacı var, kalın orada” demeyi çok isterdim. Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlik, ne yazık ki geleceği başka ülkelerde arıyor. O halde görevimiz, gittiğimiz ülkelerde başarılı işlere imza atarak, bilgi ve görgümüzü beyin gücü olarak ülkemize taşımak olmalı diye düşünüyorum.

Türkiye’de de çeşitli bilimsel toplantılara katılıyorsun, bunlardan bahseder misin bize?

 2013 yılında, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Tübitak’la birlikte organize ettigi “Yurt dışındaki Bilim İnsanları 2. Kurultayı”na Avustralya’dan temsilci olarak katıldım.  Yurt dışında yaşayan ve alanlarında başarılı yaklaşık 60 bilim insanından biriydim. Bu kurultayda, enerji depolama konusunda projeler oluşturulmasına katkı sağladım.

2018 yılında, Bilim Elçileri Derneği’nin davetlisi olarak, Gaziantep Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Malatya RoboCot Etkinliği ve İstanbul Özyeğin Üniversitesi’nde düzenlenen THY Bilim Elçileri Zirvelerine konusmacı olarak katıldım. THY Bilim Elçileri Zirvesi Yüksek İstişare Heyeti’nde yer alıyorum.

Bilim Elçileri Derneği, gençleri bilime teşvik etmek üzere çalışmalar gerçekleştiren bir sivil toplum kuruluşumuz. Çok başarılı çalışmalara imza atıyorlar. Yurt dışındaki bilim insanlarımızı tanıtmaya ve onlardan ilham alarak yeni bilim insanlarının yetişmesine aracılık yapıyorlar. Her yıl düzenledikleri Bilim Elçileri Zirvesi ile dünyanın farklı noktalarındaki bilim insanlarını Türkiye’ye davet ediyorlar. Onları gençlerle buluşturarak; birikimlerini, bilime dair görüşlerini ve bilim ikliminin oluşmasına dair öngörülerini aktarmalarında bir köprü görevi görüyorlar. Bir anlamda Beyin Göçü’ni Beyin Gücü’ne çeviriyorlar. Çalışmaları ile gurur duyuyorum.

Avustralya’da bilim insanı olmakla Türkiye’de bilim insanı olmak arasındaki farklar nelerdir? Sen özellikle bir ‘kadın’ bilim insanı olarak bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Tarih boyunca bilimsel gelişmelere katkısı olduğu halde, kadınların yaptığı çalışmalar çok daha az kabul görmüştür. Başarıları görmezden gelinmiş, isimleri kitaplarda unutulmuştur. Bilimin kadınlara hep mesafeli durmasının başlıca nedenlerine toplumsal baskı, erkek eğemen anlayışı ve devlet politikalarını gösterebiliriz.

Kadınlar bilim insanı olmakta zorlanmışlardır, çünkü bilgiye ve bilim insanı olmaya giden yol daima cinsiyete, yaşanılan coğrafyaya, ayrımcılığa, biraz da şansa bağlı olmuştur.

Ülkemizde kadınlar ilk kez Atatürk sayesinde bilim dünyasına adım atabildiler. Daha önceleri kadınların üniversiteye gitme şansı bile yoktu. Cumhuriyetten önce ilk bilim kadınlarımız ancak yurt dışında eğitimlerini tamamlayabildiler. Cumhuriyet Türkiye’sinde, ODTÜ gibi bir okulda eğitim gördüğüm için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Kadın bilim insanı olarak, Avustralya’da herhangi bir problem yaşamadım, ayrımcılığa uğramadım. Bu belki benim karakterimle ve çalıştığım kurumla alakalı olabilir. Her ne kadar üst düzey kadın bilim insanlarının sayısı az olsa da, bunun kadının anne olma, ev işlerini üstlenme gibi sorunlarından kaynaklandığını düşünüyorum.

Türkiye’de kadın bilim insanı ve mühendislerin oranının, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin ortalamasını geçtiği söyleniyor. Bu çok güzel bir haber. Katıldığım Bilim Elçileri Zirvelerinde bilime ilgi duyan genç kızlarımızın sayısının çokluğunu da görüyor ve bununla gurur duyuyorum. Dünyanın bilime, bilimin de kadına ihtiyacı var. Bunun ülkesi yok. Yurtdışı deneyiminin de, ister kadın, ister erkek olsun, bir bilim insanı için “olmazsa olmazlardandır” diye düşünürüm.

Bilime adadığın hayatın yanında toplum için de birçok faaliyetlerde bulunuyorsun, bu içinden gelen bir şey mi, yoksa bazı şeylerin eksikliğinden mi kaynaklanıyor

Bilimsel olarak düşündüğümde, bilim ve kültür, iki ayrı kavram gibi görünse de bazı özellikleriyle son derece uyumlu içerikler taşıyor. Özellikle Avustralya’da, insan denildiğinde akla ilk olarak kültür geliyor. Bilim kültürün bir öğesi. Sonuç olarak bilim ile kültür iç içe uyum sağlayabilen iki değer. Biri diğerinin, diğeri birinin içinde yer alıyor. Ben de bilim insanı olduğuma göre, kültürle, insanla, toplumla ilgili işler yapmam bu teoriye uyuyor diye düşünerek yola çıktım.

Bunun yanında, ailem büyük bir modeldi. Hep vermeyi, paylaşmayı ailemden öğrendim. Bizim eve gelip, sofrasız kalkan insan olmazdı. Evimizde beş öğün sofra kurulurdu, paylaştıkça mutlu olurduk. 1989’da CSIRO’da işe başladığımda ofisimi Avustralyalı bir arkadaşla paylaşıyordum. O getirdiği öğle yemeklerini açıp karşımda, teklif etmeden yerken, ben götürdüklerimi onun karşısında yemekten çok rahatsız oluyordum. Bir gün, muz yerken “Muzumun yarısını ister misin?” diye sordum. Bana ters ters bakarak “Hayatımda hiç muz yemediğimi mi sanıyorsun?” dediğinde çok bozulmuştum. Bunun gibi birçok örnekle karşılaşınca, kültürümüzü tanıtmak için hemen kolları sıvadım. Önce kendi grubumdan başladım. Onları Türk lokantasına davet ettim. Evimde yemekler yapıp götürdüm. Evime davet ettim. Daha sonra, farklı kültürleri tanımaları için, herkesin bir tabak yemek yapıp getirdiği Uluslararası Öğle Yemeği adı altında bir etkinlik düzenledim. Birçok kişi katıldı. İş ile ilgili sunumlarımda, Türkiye ve Türk kültürünü tanıtan kısa tanıtım videoları izlettim. Paylaşmayı, farklı kültürlere daha yakın olmayı öğrendiler. Doğal afetlerin etkilediği ülkelere konserve gibi yiyecekler toplayıp yolladık. Okullara kırtasiye yardımları topladık. Dolayısı ile toplumsal çalışmalarım bu gibi gönüllü işlerle iş yerimde başlamış oldu.

Okuyucularımız için toplumsal faaliyetlerinden bahseder misin? Neler yapıyorsun? Sana nasıl ulaşabilirler?

Yoğun iş hayatım yanında, Avustralya’da Türkiye, Türk insanı ve Türk kültürünün tanıtılması için her alanda gönüllü çalışmalar yaptım ve yapmaya devam ediyorum.

1995 yılında ODTÜ Mezunları Klübü’nün kurulmasına ve Monash Üniversitesi ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi arasında imzalanan ikili anlaşmanın hayata geçirilmesine katkı sağladım. Bir dönem ODTÜ Mezunları Klübü, Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım.

2002 yılında, dönemin Melburn Başkonsolosu Sayın Hasan Sevilir Aşan ve Toplum Gönüllüsü Gülsevil Çoban’la birlikte Oyuncak Evi kampanyasını yürüttüm. Melburn Türk Toplumu ve Avustralya Salvation Army (Kızılhaç) yardım kuruluşunun desteği ile toplanan oyuncakları Türkiye’ye yolladık. Türkiye’de, Düzce Kızılay Derneği bünyesinde, ilk oyuncak kütüphanesini açtık. Aynı yıl, Adapazarı’nda, depremden zarar gören bir Türk okuluna bilgisayar odası açtık.

2003 yılında Avustralya Türk Kültür Platformu’nun kurulmasını sağladım.

2005 yılında, zengin Türk kültürünü, Avustralya’da yaşayan diğer toplumlara tanıtmak amacıyla Türk Lale Festivali Haftasonu etkinliğini başlatım. Bu yıl on beşincisi düzenlenecek olan Tesselaar Lale Festivali Türk Haftasonu etkinliği ile Avustralya’da yaşayan çokkültürlü toplumları biraraya getirip, ülkemiz müziği, tarih ve kültürünü tanıtıp, kültürlerarası köprü oluşturdum.

2005 – 2012 yılları arasında, Caulfield Grammar Okulu yatılı öğrencileri ile birlikte Türkiye’nin farklı bölgelerinde bulunan yatılı ilköğretim okullarına yardım kampanyaları düzenledim.

2006 yılında Uluslararası Türk Öğrenciler Grubu’nu kurdum. 2007 yılında Gençlik Ödülleri’ni başlattım. Gençlik Haftasına denk gelen dönemde, değişik katagorilerde (Akademik, spor, sanat, müzik ve diğer dallarda), yılın başarılı gençlerini seçerek, toplumun bu isimsiz kahramanlarını tüm Türk ve Avustralya toplumuna tanıttım.

2007 yılında, Melburn 40.yıl komitesine Türkiye’den talep edilen etkinlikler projesini hazırlayarak Türkiye’ye sunulmasına ve fon almasına katkı sağladım.

2008 yılında Türk – Kore ortak projesini kapsamında bir konser ve Kadın Sanatçılar Resim sergisi düzenledim.

2009 yılında Avustralya’da Türk – Japon Dostluk Yılı Projesini organize ettim.

2007 – 2017 yılları arasında, Melbourne Federasyon Meydanı “Light in Winter Festivali” komite üyesi olarak görev yaptım.

2012 yılında, Tezhip Sanatçısı Gülay Pelin’le birlikte, Türk El Sanatları sanatçılarımızı ve sanatlarını, Avustralya ve diğer ülke insanlarına tanıtmak amacıyla Turkish ArtLand sayfasını hazırladım.

2015 yılında, 100.yıl Avustralya Türk Toplum Komitesi’nde görev yaptım. Aynı yıl, fotoğraf sanatçısı Vedat Açıkalın’la birlikte, Melburn, Sidney, Tazmanya ve Perth şehirlerinde, Çanakkale Savaşı’nın 100.yılı kapsamında “Unutulmayan Anılar ile Çanakkale Kara Savaşı” fotoğraf sergisini organize ettim.

2018 yılında, Türklerin Avustralya’ya göçünün 50.yılı münasebetiyle “50 Yıl 50 Öykü – Avustralya’ya Göçün 50.Yılı” röportajlarını gerçekleştirdim. Bunları sosyal medyada geniş kitlelere ilettim.

Seyahat Fuarları Türk Etkinlikleri, Barış ve Uyum Konserleri, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Kutlamaları, Gençlik Ödülleri, Geçmişten Günümüze Türk Moda Defilesi, Melburn Sanat Merkezi ile birlikte Türk kültürünü tanıtım etkinlikleri, Melburn Federasyon Meydanı’nda her yıl yapılan Çokkültürlü Festivaller, Dünya Kadınlar Günü kutlamaları, çeşitli konularda seminerler ve konferanslar gibi birçok önemli çalışmayı gerçekleştirdim.  Melbourne Ulusal Galeri ve İslam Sanatları Müzelerinde ebru, hat, minyatür ve tezhip sanatlarımızın tanıtılmasına yönelik atölyeler organize ettim.

Bir dönem T.C. Başbakanlığı’na bağlı olarak Yurt Dışında Yaşayan Vatandaşlar Danışma Kurulu Avustralya Temsilcisi olarak görev yaptım.  Avustralya’da ve Türkiye’de, çeşitli gazete ve dergilere makaleler yazdım.

Avustralya ve Türkiye’de düzenlenen kariyer seminerleri, festivaller, seminerler ve çalıştaylara konuşmacı olarak katıldım.

Çokkültürlü Avustralya Toplumunu tanıtan ‘All of Us’ kitabında Türkiye’yi temsil ettim. Avustralya’da Federasyon’un 100.yılı kutlamaları kapsamında hazırlanan ‘Federation Story’ sergisinde göç ve başarı hikayemle yer aldım. Southern Star Türk Futbol Külübü Komitesi ve CSIRO Kreş Komitesinde gönüllü görevlerim gibi birçok gönüllü görevlerim oldu.

Gönüllülük ekip işidir. Başta ailem olmak üzere, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Okuyucularımız bana, www.atcp.com.au sayfasındaki bilgilerden ulaşabilirler.

Toplum için yeni projeler var mı?

Sürekli çalışmalarımız oluyor. Biz daha çok Türk kültürünü yabancılara tanıtma ve farklı kültürlerle ortak çalışmalar yapmaya odaklanıyoruz. Türk vatandaşlarımıza yönelik çalışma yapan birçok derneğimiz var, bu alanda açığımız olduğunu düşünmüyorum.

Avustralya Türk Kültür Platformu olarak, gerek toplumsal, gerek bilimsel ve gerekse kadınlarımıza yönelik birçok projeye imza atıyoruz.

Kişisel olarak, Türk-Avustralya Bilim İnsanları ve Akademisyenleri Platformu çalışmalarım devam ediyor. Bu platformun amacı, Avustralya’da yaşayan Türk bilim insanları ve akademisyenleri arasında bir köprü oluşturmak, gençleri bilime özendirmek, başarılı bilim insanları ve akademisyenlerimizi topluma tanıtmak olacak.

Ayrıca, Türk kadınlarımıza yönelik bir proje hayal ediyorum. Kadın Eğitim ve Kültür Evi olabilir; içinde kadınların yaptığı işlerin, sanatların sergilendiği ve kadınlara yönelik kursların, eğitimlerin yapılabildiği, hatta bir kantini olan bir ev. Çok yetenekli ve üretici kadınlarımız var, çok güzel işler yapıyorlar. Kadınlarımız, hayalimdeki bu evi ziyaret edenlere yaptıkları ürünleri satarak bir gelir elde edilebilirler. Hem kültürümüzü tanıtıp,  kendilerine gelir sağlar hem de izole olmaktan kurtulabilirler. Bunu yapabilmek için maddi destek çok önemli. Bir gün, bir toplum üyemiz veya bir iş adamımızın çıkıp, “Ben bu mekanın açılmasına destek veriyorum ya da bir mekanımı bu iş için bağışlıyorum” demesini de hayal ediyorum.

Toplumumuzun toplum faaliyetlerine katılma, bu faaliyetlere katkı sağlama, Türk kültürünü yeterince ve güzel tanıtma konularında yeterli olduğunu düşünüyor musun? Yoksa eksikliklerimiz çok mu?

Türk vatandaşlarımızın memleket hasretini giderici moral etkinlikleri düzenleyen, dini vecibelerini yerine getirmeyi sağlayan, aynı şehirden gelen insanlarımızı kaynaştıran, eğitim, gençlik, inanç, müzik, folklor ve bunun gibi birçok konuda başarılı çalışmalar yapan Türk derneklerimiz mevcut, hatta sayıları oldukça fazla. Fazla olmasında da hiçbir sakınca yok bence; sonuçta herkes inandığı ve başarılı olduğu bir konuda çalışmalarını sürdürüyor. Derneklerimizin aynı çatı altında bir araya gelmesi defalarca denendi. Fakat başarılı olmadı.

Toplumumuzun en çok katılımını sağlayan derneklerin, din ve inanç dernekleri olduğunu gözlemliyorum. Bunun nedenleri arasında bütçelerinin güçlü olması büyük rol oynuyor.

Bir diğer katagoride kültür ve iş adamları dernekleri geliyor. Eğitimle ilgili derneklerimizin daha çok çalışmaları, birlik olmaları gerekiyor. Dernekler arası bir rekabet mevcut.

Okuyucular belki kızacaklar ama, yazmadan edemeyeceğim. Kusura bakmasınlar lütfen. Türk Toplumu olarak büyük bir çoğunluk artık bir yerde eğlence yoksa gitmiyoruz. Genel olarak yemek, içmek ve eğlenmek birinci tercihimiz oldu. Bilgilendirici seminerler, toplantılar genellikle insansız geçmeye başladı.

Türk Toplumu içerisinde çok başarılı, gayretli çalışmalar yapan ve gölgede kalan birçok Türk kadınımız mevcut. Avustralya Türk Toplumu’nda malesef kadınlarımızın yaptığı işler, başarıları çok öne çıkartılmıyor, desteklenmiyor ve ödüllendirilmiyor. Bu kültürü de değiştirmemiz gerekiyor.

Burada sporda, sanatta, eğitimde köşe başlarını tutmuş Türk görmek her türlü imkan önümüzde olmasına rağmen az, ben mesela burada yetişmiş, tanınmış başarılı Nick Kyrgios gibi bir Türk tenisçi, SBS’de Ana haber sunan Lee Lin Chin gibi bir Türk televizyoncu, Walled Aly gibi hem akademik hem televizyon programcısı bir Türk göremiyor ve üzülüyorum bu duruma. Elli yıldır burada yaşayan bir toplum için biraz geri kalmadık mı sence, bunun nedenleri ne olabilir dersin?

“Acele ediyorsun” derim. Avustralya’da 50 yılımızı doldurmuş olmamıza rağmen, biz henüz bazı konularda çok yeni bir toplumuz; çünkü uzun süre kendi içinde, hayat kavgasıyla meşgul, çok izole yaşamışız. Facebook’taki “50 Yıl 50 Öykü – Avustralya’ya Göçün 50.Yılı” sayfam için röportajlar yaparken çok ilginç, üzücü hikayeler dinledim. Türkiye’den genç yaşta gelen birçok vatandaşımız, kimi kardeşine bakmak, kimi aileye destek sağlamak nedeniyle eğitimlerini bırakmak zorunda kalmışlar. Harcanmış bir jenerasyon söz konusu. Onlar okuma imkanı bulsalardı, aralarından belki bahsettiğiniz isimlerle yarışacak isimler çıkabilirdi.

Şu anda, spor alanında başarılara imza atmış sporcularımız var. Çok başarılı bilim insanlarımız mevcut. Ekonomistlerimiz, öğretim görevlilerimiz, üst düzey yöneticilerimiz, milletvekillerimiz var. Geçmiş dönem Turizm Bakanımız bir Türk’tü. Kıbrıs Türk Toplumu’ndan çok başarılı yöneticilerimiz var. Eminim yakınlarda daha birçok başarılı isim çıkacaktır.

2007 yılında kaybettiğimiz, cep telefonu sektöründe Crazy John lakabıyla bilinen Mustafa İlhan, BRW adlı derginin her yıl düzenlediği “40 yaş altı zenginler” listesinde üç kez “en zengin” unvanını aldı.

Geçen yıl kaybettiğimiz Bilim İnsanı Mehmet Madakbaş, savunma sanayii yanısıra uzay sanayiinde uydularda (satelayt) kullanılan sensör ve cihazlar ve bilimsel alanda nükleer radyasyon cihazları, medikal alanda kanser teşhisi, radyografi alanında çeşitli kaset kameralar ve özel isteklere uygun biyopsi cihazları buluşlarını gerçekleştiren bir bilim insanımızdı.

Yine bir yorum eklemeden geçemeyeceğim; toplumumuzda genellikle iş adamlarımız itibar görüyorlar, yani para nerede ise itibar oraya gösteriliyor. Bilim alanında başarı kazanmışsınız, çok iyi bir öğretim görevlisi, ekonomist olmuşsunuz bunlar çok değer gören şeyler değil. Bu konuda toplum kültürünü değiştirmemiz gerekiyor.

Buraya yerleşmek için yeni gelenlere neler tavsiye edersin?

Öncelikle gelmek isteyenlere birkaç şey söylemek istiyorum. Avustralya’da yaşamak çok güzel ama ben böyle yazınca, insanlar bunun kolay olduğunu zannetmesinler. Göç kolay bir şey değil, maddi manevi yükü var. Avustralya’ya göçmen olarak gelmek kolay değil. Göçmen alımlarında çok büyük çapta kısıtlamalar var. Ayrıca, Avustralya çok uzak bir ülke, aile bağlarınız kuvvetliyse hiç tavsiye etmem. Özlediğinizde hemen kalkıp gidilecek bir yer değil. Bu sizi çok mutsuz edebilir.

Öğrenci olarak geliyorsanız veya aileniz giderlerinizi karşılayabiliyorsa sorun değil. Fakat sadece yol parasını denkleştirerek buraya gelen birçok öğrenci tanıyorum. Okul masraflarını, yüksek kira giderlerini, yiyecek ve içecek gibi giderlerini karşılayabilmek için uzun saatler, Türkiye’de yüzüne bakmayacakları işlerde çalışıyorlar. Çok yoruluyorlar. Moralleri bozuluyor. Bir çoğu okulda kaydını sadece bu ülkede kalmak için tutuyor. Bu nedenlerden dolayı kendinizi psikolojik olarak tüm bu zorluklara hazırlayarak gelin.

Nitelikli göçmen olarak başvurup gelenler var. Onların işi daha kolay. En azından ülkede kalabilme gibi bir uğraşları olmuyor, sadece iş aramaya konsantre oluyorlar.

Bir de daha önce bahsettiğim gibi, ülkeyi terk edip, çocuklarının veya kendilerinin geleceği için, her türlü zorluğu göze alarak gelenler var. Bu katagoride gelen insanların Avustralya’da kalabilmek için gösterdikleri uğraşları çok yakından takip ediyorum. Psikolojik baskı ve ekonomik zorluk içerisindeler. Geri dönüşü düşünmüyorlar; fakat burada akibetlerinin ne olacağını da bilmiyorlar. Kendi mesleklerinde işlere kabul edilmiyorlar veya meslekler gruplarına kabul görmüyorlar. Bu arkadaşlarımızın muhakkak başka konularda becerileri vardır. Kısa kurslarla bu becerilerini geliştirmelerini ve o alanlarda iş aramalarını öneriyorum.

Avustralya’ya son dönemlerde gerek oturum alarak, gerek turist vizesi ile ve gerekse öğrenci olarak gelenler arasında, teknolojinin sağladığı imkanlar nedeniyle inanılmaz bir bilgi aktarımı ve dayanışma söz konusu. Dil konusunda sıkıntı yaşamıyorlar. Bu da beni çok mutlu ediyor. 31 yıldır Avustralya’da yerleşik olmam, yeni gelen göçmenler ve öğrencilere birçok konuda yardım etmeme rağmen, birçok faydalı bilgiyi bu gruplardan öğreniyorum. Sağlık, eğitim, çocuk yetiştirme, ev kiralama, vergi ve aklınıza gelebilecek her konuda donanımlı yeni göçmen arkadaşlarımız var. Birbirleriyle irtibatı koparmasınlar. Birliktelikleri devam etsin. Türk Toplumu’na  yardım edebilecekleri konularda da “Ben de varım” demeyi ihmal etmesinler lütfen.

hilkatozgun@yahoo.com.au

instagram.com/hilkatozgun

www.facebook.com/hilkatozgun

Yazar Müjgan Kim

mujokim@yahoo.com.au

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here