Röportaj: “Avustralya’da çok kullanılan bir deyim var. Hemen sözlüğe baktım; manasını öğrenince de bayıldım”

0
520

Uzun yıllar ATV, Hürriyet ve Show TV‘de muhabirlik yapan, Sabah ve Vatan gazetelerinde köşe yazarlığı görevlerinde bulunmuş, Türkiye’nin en sevilen seyahat rehberi olan Küçük Oteller Kitabı’nın yazarı, koruyucu annelikte farkındalık yaratan, güzel mekanların ve güzel yemeklerin kaşifi, gezgin, gurme ve koruyucu anne olan, eğitim için bir müddet Melburn’da yaşamaya karar vermiş, Türkiye’nin önde gelen simalarından Mutlu Tönbekici ile Avustralya Postası takipçileri için buluştum.


Avustralya Postası yazarı Müjgan Kim (solda) röportaj için Mutlu Tönbekici ile

Mutlucum çoğu kişi seni tanıyor ve takip ediyordur ama tanımayanlar için kendini biraz tanıtır mısın?

Ailem 1950’li yıllarda Bulgaristan’ın Razgrat şehrinden Türkiye’ye göç etmiş. Ben 1970 yılında İsviçre’de doğdum. Dokuz yaşında Türkiye’ye dönerek ilk, orta ve lise eğitimimi Bursa’da tamamladım. Liseden sonra Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Politik Bilimler Bölümü’nü tamamladıktan sonra gazetecileğe başladım. ATV, Show TV ve Hürriyet’te muhabirlik yaptım, Ahmet Utlu ile belgesel yapımında, Sabah ve Vatan gazetelerinde de köşe yazarı olarak çalıştım.

2007 yılından beri de Türkiye’nin butik otellerini tanıtan, her yıl güncellediğim Küçük Oteller Kitabı’nı yayınlıyorum. Geçen yıl da ‘Türkiye’nin En Güzel Kahvaltıları’ diye bir kitap çıkarttım. 2013 yılında terk edilmiş bir bebeğe koruyucu annelik yapmaya başladım ve bu konuda da altı yıldır Türkiye’de farkındalık yaratma uğraşı içindeyim. Ayrıca ben bir gezginim. İnstagramda ‘Gezginsincap’ ismiyle gezi fotoğrafları paylaşıyorum. Şimdi de eğitim için Melburn’dayım.

Peki Melburn’u nasıl buldunuz? Neden buraya gelmeyi seçtiniz?            

Açıkçası Melburn hakkında, Avustralya hakkında hiçbir bilgim yoktu. Nerede olduğunu, kanguru, koala, sörfçü memleketi olduğunu duyuyor biliyordum ama onun dışında başka bir bilgiye sahip değildim. Mel Gibson, Nicole Kidman gibi Avustralyalı Holywood yıldızlarını da biliyordum tabi ama o kadar. Ben sırf çok uzak diye geldim buraya. Şaka bir yana bilmediğim için merak ediyordum bu ülkeyi. Genel olarak tüm Güney Yarımküreyi aslında merak ediyorum. Mevsimi değişik, gecesi gündüzü farklı mesela. Hatta sizler belki farkında değilsiniz ama ay bile farklı burada. Geçen gün dolunay zamanı o kocaman ayı gördüm ağzım açık kalakaldım. Ay’ın üzerindeki lekeleri dahi farklı, yüzü farklı. Daha büyük, daha değişik gözüküyor. Kesinlikle çok daha büyük. Yıllardır kuzeyden aya bakan ben ilk defa güneyden bakınca şaşırdım. Güneyi merak etmekte haklıymışım.

The Economist’e göre Melburn’un sekiz yıldır ardı ardına dünyanın en yaşanılabilinir şehri seçilmesinden etkilendin mi?

Yok hayır, hiç etkilenmedim çünkü haberim bile yoktu bundan. Buraya gelme fikrimi oluşturduktan sonra araştırmalara başlayınca karşıma çıktı. Ben buraya İngilizce konuşulan bir ülke olduğu için geldim. Çünkü eğitim için şart. Burada İngilizce eğitimin iyi olduğunu duydum ve burada yaşayan iki çok iyi arkadaşımın da cesaretlendirmesiyle bu kararı verdim. Geçen yıl bu zamanlar araştırmalara başladım. Tam bir yıl uğraştım gelebilmek için. Bitmek bilmeyen bürokrasi, şu belge bu belge derken bir yıl harcadım ama pişman da değilim.

Bürokrasi dışında yaşadığın zorluklar oldu mu?

Buraya geleli üç hafta oldu ve bazı zorluklarla karşılaştım ama bu zorluklar bile insana çok sıkıntı ve gerilim vermiyor burada. Evet problem yaşıyorsun ama bu problemi yaşarken gerilmiyorsun. Türkiye’de öyle değil. Ortam gergin, insanlar gergin. Problemlere tahammül kalmadı, barut gibiyiz.

Buraya tabi yolculuk çok uzundu, çok yorucuydu, her yerim ödem topladı, jet lag yaşadım, yeni yeni atlatıyorum onu. Gece gündüz ve mevsim farkı etkiledi biraz. Kalacak yer sorunu yaşadım. İnsanların üzerinde fazla süre kalamıyorsunuz, misafirlik bir yere kadar tamam da sonrasında çıkmam gerekti. Otele yerleştim, orada tahtakurularına yem oldum. Her yerim yaralar, alerjilerle doldu, hastaneye düştüm. Airbnb istedim (bir evde oda kiralamak) ama çocuklu olduğum için odasını kiralamak isteyen olmadı. Ev kiralayayım dedim, kız istemekten beterdi. Kız istemeye, söze, nişana gidersiniz bir sürü tantanası, nazı olur ya; ev kiralamak da burada öyle. Evi bulacaksın, ajantayla irtibata geçeceksin, randevu alacaksın, sadece belirli saatlerdeki randevuya gidip başka insanlarla beraber evi gezeceksin, form dolduracak başvuracaksın, banka detaylarını, gelirini, referansını, şuyunu buyunu göstereceksin ve sonunda da olumsuz cevap alacaksın. Bunların hepsini şu kısa zamanda yaşadım burada. Sonra tanıdıkların yardımı ile öğrenci evlerinde eşyalı bir kira buldum. Şimdi biraz daha rahatım ama tabi her şey de çok pahalı. Özellikle Türkiye’den geliyor ve paran da değerli değilse çok pahalı geliyor her şey.

Tatsız bir başlangıç yapmışsın, nereden geldim buralara diye geçirdin mi aklından?

Hastaneye düşüp de, acilde bekleyip, üstüne de ev problemleri yaşayınca onu demek üzereydim doğrusu. Bir ara sinirlerim iyice bozuldu. Anne kız birbirimize sarılıp ağlaştık yani o sıralar. Bu sorunların Avustralya ile ilgisi yok ama bunlar benim başıma her yerde gelebilecek talihsizliklerdi sadece. Avustralya, Melburn işlerin tıkır tıkır yürüdüğü, insanı sıkmayan, bunaltmayan güzel bir yer.

Sana ilginç gelen şeyler oldu mu?

Her şeyin haftalık olması bana çok ilginç geliyor mesela. Kira haftalık, maaşlar sanırım haftalık ya da iki haftalık. Türkiye’deki gibi aydan aya değil de haftadan haftaya yaşanıyor.

Avustralya’da ‘no worries” diye çok kullanılan bir deyim var. Bu çok ilginç ve çok hoş. En hoşuma giden Avustralyalı laf bu oldu. Başka İngilizce konuşulan ülkelerde kullanılmayan bir deyim. Çok beğendim bu sözü. Sıkıntı, endişe yok, merak etmeyin denilmesi çok rahatlatıcı, çok iyi geliyor insana. Bu sözü duyar duymaz hemen sözlüğe baktım ne demek diye, manasını öğrenince de bayıldım bu söze.

Image result for NO WORRIES MATE

Avustralya yapımı bir dizi sayesinde İngilter’de de yavaş yavaş kullanılmaya başlanmış bir söz. Türkiye’de de son on yıldır sıkıntı yok diye kullanılıyor böyle bir deyim. Tayyip Erdoğan sürekli sıkıntı yok, sıkıntı yok diye diye soktu bu sözü günlük hayatımıza. Biz her duyduğumuzda çok güleriz bu lafa çünkü sıkıntı yok deniyorsa biliriz ki kesin çok sıkıntı vardır. Mesela boyacı gelir sıkıntı yok abla derse kesin ya işini iyi yapmaz ya bırakıp gider. Bizde ‘sıkıntı yok’ diyenden kaç yani.

Burasının insanlarından, havasından kaynaklanan bir rahatlık var zaten, bunu hissetmişsiniz kısa zamanda.

Evet bunun farkına vardım. İnsanlar rahat, pozitif, güleryüzlü, sabırlı, tanıdık tanımadık demeden selam verip gülümsüyorlar, özür dilemesini biliyorlar, kibarlar. Türkiye’de insanlar çok öfkeli. Zaten bir kadın olarak tanımadığınız bir kişiye selam verip gülümseseniz yanlış anlaşılırsınız. Niye bana selam verdi? Niyeti ne bu kadının gibi şeyler gelir akıllarına hemen ve aranıyor bu kadın diye damgayı yapıştırırlar. Bırakın selam vermeyi, gülümsemeyi göz teması bile kurmak yanlış düşüncelere sebebiyet veriyor. Bence rahatlık iklimden çok kültürle ilgili. İsviçre’de doğdum yaşadım ben, orası soğuk olmasına rağmen orada da insanlar birbirine gülümser, selam verir. Kültür farkı bu; güven, rahat yaşam, ekonomik durumlar da tabi etkili oluyor. Güvenin olduğu bir yerde insanlar daha rahatça, daha mutlu şekilde hareket ediyorlar.

Kişisel problem yaşasan da gerilim yok burada. Korna sesi yok ki ben trafik ters taraftan diye yanlış tarafa bakıyorum yolu geçerken filan hiç kimse kornaya basmıyor, kızmıyor, küfretmiyor, bu da çok hoşuma gitti, ‘no worries’ yani. Bir ülkede, yaşadığınız yerde farkı yaratan şeyler böyle küçük şeyler aslında. Sizler bunların çok farkına varmıyor olabilirsiniz çünkü alışmışsınız ama benim hemen dikkatimi çekti. Mesela sizin hiç dikkatinizi çekmediğini düşündüğüm ve çok hayran olduğum bir şeyi daha söyleyeyim, okaliptus ağaçlarının kokusu. Burada havada öyle güzel bir koku var ki… İlk geldiğimde acaba bunlar şehre bir kokulandırma mı veriyorlar, kanalizasyonlardan güzel kokumu salıyorlar diye ciddi ciddi düşünüyordum. Meğer okaliptus ağaçlarının yere düşen tohumlarının ezilmesinden ve yapraklarından yayılan kokuymuş. Melburn’un havası sadece temiz değil aynı zamanda mis kokuluymuş.

Burasının kuşlarına da bittim. Ne kadar çeşitli ve ne kadar da güzeller. Hele magpie kuşları en favorilerim benim. O ötüşüne hayranım onların. Bazen internetten bile açıp dinliyorum. İlk duyduğumda dedim bu ne güzel bir ses, ne güzel bir ötüş. Martılar da öyle, hiç kaçmıyorlar, korkmuyorlar, insanlara çok alışıklar.  Bir tanıdığın evine gittik akşam oldu bahçeye, sokaklara kangurular, possumlar gelmeye başladı. Ne güzel böyle doğayla, hayvanlarla iç içe yaşamak. Tek korkum denize girmek burada çünkü köpek balığı hikayeleri beni bayağı korkuttu o yüzden ayağımı bile sokmam. Bana çok ürkütücü geldi denizleriniz. Hem okyanus dalgaları farklı hem de işte bu köpekbalıkları çok fazla.

Buradaki piknik olayını da çok sevdim. Türkiye’de böyle her görülen küçük yeşil bir alanda mangal yapılır, ortalık toz duman olur, çöpler filan ama burada her yere koyulmuş ücretsiz elektrikli mangallar, kolay rahat, çöp yok etrafta, bayıldım. Seni pikniğe götürelim dediklerinde açıkçası biraz çekindim önce, piknik kültürümüz çok değişti bizim çünkü, ‘ay parkta mangal mı, çok kıro, görgüsüzce’ filan diyorlar oysa burada o hizmeti belediye sunuyor, çok ilginç. Biz kaçar olduk piknikten ama burada herkes, her an, her yerde yapabiliyor çok kolay ve güzel bir hizmet. Ben dünyanın başka hiçbir yerinde belediyenin teşvik ettiği mangal olayını görmedim. Kendi imkanlarıyla yapar belki insanlar (ki genelde Türklerdir) ama burada belediye veriyor bu hizmeti. Tuvaletler temiz, kullananlar da, halk da bilinçli tabi, benden sonra tufan demiyor kimse, herkes düzgün kullanıyor, çöpünü bırakmıyor. Bunlar hep dikkatimi çekti.

Ne güzel böyle küçük detayları görebilen ve bunların değerini anlayabilen insanlara saygım sonsuz. Peki insanlarımız için özellikle buradaki Türkler için ne düşünüyorsun?

Ben bu kadar terslik yaşadım ilk zamanlar ona rağmen yıkılmadım ayaktaysam buradaki Türklerin sayesinde. Geldiğimden beri çok yardım ettiler, hiç yalnız bırakmadılar.

Tanınmış olmanın rolü var mıdır sence? Biz tanınmış, elinde güç olan insanların etrafında olmayı çok severiz de.

Rolü olsun olmasın sonuçta yardım ettiler çok. Beni hastaneye götüren Hanife hanım, evime elektrik süpürgesinden, çaydanlığa kadar eşya gönderenler hepsi çok sahip çıktı. Burada göçmen anneler diye bir what’s up grubu varmış beni hemen aralarına alıp yol gösterdiler. Ev bulmak için herkes seferber oldu. Alıp etrafı tanıtıp gezdirdiler, pikniklerine, deniz kenarı gezilerine, evlerine davet ettiler. Gerçekten müthiş desteklerini  gördüm. Onlar olmasaydı çok sıkıntı çekerdim. Onların sayesinde atlattım sıkıntılarımı, sorunlarımı.

Tanınmış olmaktan bahsederken sormadan geçemiycem, siz Vatan Gazetesi’nde Tuğçe Baran müstear ismiyle köşe yazarlığı yaptınız uzun zaman. Neden?

Daha rahat, istediğim gibi, tanınmadan yazmak için. Ne bileyim yaşadığım apartmandaki birileri için, alışveriş yaptığım manav için, birlikte olduğum arkadaşım, sevdiğim için bir şeyler yazarken rahat olmak istedim. Kimse aslında kendisinden bahsettiğimi bilmesin istedim, yazdıklarımı yargılamasınlar istedim ama çok deşifre olunca mecburen son vermek zorunda kaldım, sonra kendi adımla devam ettim. İsmim de sahteydi, köşemdeki fotoğraf da; ama herkes meğer beni değil o fotoğraftaki sarışın kadını merak ediyormuş. Kumral Mutlu Tönbekici’yi kimse merak etmedi yani. İnsanlarımız görselliğe çok önem veriyor. Hatta birisi yüzüme bile söyledi ”o Tuğçe Baran çok güzel kızdı ya, değişince ben de okumayı bıraktım onu” diye.

Ne dediğin değil nasıl göründüğün önemli. Türkiye’nin sorunu da galiba bu zaten. Sözü dinlenmesi gereken bilgili insanların yerini sarışın ya da marka giyinmiş, bilmem kaç bin dolarlık saat takmış, dışı dolu ama içi boş insanlar aldı.

Aynen, sarışın olsun çamurdan olsun. Türkiye’de sarışın olmak demek modern, çağdaş kadın olmak demek. Modern kadının tesettürü gibi bir şey sarı saç. Şehirli, kendine güvenen, çalışan bir kadın imajı yaratmak istediğinde fotoğrafta sarı saç olmalı, harika sorunsuz bir hayat, sosyal çevre, müthiş bir eş, altın bir çocuk… Oysa gerçekler öyle değil. Ben Tuğçe Baran’ı yaratırken bir anti Ayşe Arman yaratmak istedim. Gerçekçi olsun istedim. Diğer köşecilerin olmadığı ve olamayacağı kadar gerçekçi oldum. Genelde köşe yazarları inanılmaz bir dünya yaratıyorlar ben de ’eğer siz Pamuk Prensesseniz ben de Yamuk Prensesim’ dedim ve daldım yazılara. Söylemek istediklerim vardı, korkusuzca, tüm içtenliğim ve samimiyetimle söyledim.

Bu röportaj da çok samimi ve içten oldu, çok teşekkür ederim Mutlu. Umarım bundan sonraki Avustralya maceran sorunsuz ve harika geçer, çok güzel ve unutulmaz anılarla ayrılırsın buradan.

Mutlu hanımı ve paylaşımlarını takip etmek isterseniz Instagram’da @gezginsincap ismiyle bulabilirsiniz onu.

Röportaj: Müjgan Kim

mujokim@yahoo.com.au

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here