Okyanus Kıyısından Mektuplar: CANAVARI KUYRUĞUNDAN YAKALAMAK!

0
105

O gün çok özel bir gündür adamın hayatında. Saatin alarmı sabah 7’ye kurulmuşsa da, alarm çalmadan çok önce uyanmış ve saate bakmaktadır dik dik. O gün yaşamındaki yirmibinincigündür. Yüzünde herhangi bir sevinç ifadesi olmamakla birlikte, bir bedbinlik ya da mutsuzluktan söz etmek de güç. Uyanırım, yazarım, yemek yerim; yine yazarım, televizyon seyrederim.” diye tarif ettiği olağan günlerinden birisi.

20000 gün yaklaşık olarak 55 yıl ediyor. Hangisi kulağa daha uzun geliyor: 55 yıl yaşadım , 20000 gün yaşadım ? Sanırım 55 yıl yaşadım ifadesi daha bir uzun yaşamışlık hissi veriyor insana. 20000 gün, sayması kolay, göz açıp kapayıncaya kadar geçecekmiş gibi geliyor kulağa. Benzer yaşlarda biri olarak düşünüyorum da dünya hayatı dedikleri 20000 filan da değil, düpedüz 3 veya 4 gün aslında. Çocuktum, bir; gençtim, iki; orta yaş şaşkınlığı derken şimdi de yaşlıyım. Etti dört gün. Adam aynaya bakarken belki de benimle aynı duygular içinde: Şaşkınlık.

Muhakkak ki anlatacağı şeyler var ve ilk bahsettiği şey karısı. Karısının güzelliği, iyiliği, becerikliliği veya ona armağan ettiği çocuklar değil ilk aklına gelenve hiç aklından çıkmayan o şey: “Kendimi bir yamyam gibi hissediyorum, sürekli kazana atıp pişirecek birilerini arayan bir yamyam. Karım benim; çoğu kez o kazanda pişirdiğim!” Buraya bir mim koyup, ileride geri dönmek üzere devam edelim.

Sürekli yazmaktadır adam, niçin yazdığından tam emin olmadan. Şarkı sözleri, romanlarYarattığı iyi-kötü karakterler, kahramanlar ya da canavarlar aslında kendisinin çarpık, eğri büğrü formlarıdır; yani kendisini, alt benliklerini yazmaktadır. Anılarını, en çok da çocukluk anılarını, kalbinin yeni yeni depreştiği zamanları yazmaktadır. Geçmişinde barışık olmadığı bir şey yok gibidir. Esrarkeş olduğu yılları, Tanrı’yla yaptığı pazarlıkları gizleme gereği duymaz. Ah şu Tanrı’yla pazarlık meselesi! Daha doğru bir deyimle, onu test etme meselesi. Az sonra işleyeceği günah öncesi kiliseye gidip vicdanını rahatlatma; işlediği ufak günahın ardından ilahi bir tokat yemediyse, günahın dozajını biraz daha arttırıp sınırları ne kadar zorlayabileceğini test etme süreçleri. Yıpratıcı bir süreç muhakkak. Adam da sonunda bu mücadeleye devam etmeme kararı alıp inkar yolunu seçmiştir zaten uzun zamandırlambanın kapağını yine de tam kapatmayarak.     

Müzisyendir, oldukça da meşhur. Enstrüman çalar, beste yapar ve şarkı söyler. Üretkendir ama yıllar boyu yazdıklarını sadece işin kabuğuyla uğraşmak olarak görür. Malum olanla, kolay anlaşılanla ilgili değildir pek. O kabuğun altındaki gerçeklere ulaşmaktır derdi. Ara sıra sürpriz yapıp da kısa süreliğine peçesini açan hakikatın pırıltılarıdır onu bir define avcısı gibi yollara düşüren. Hatta masallardaki deniz canavarlarının nadiren yüzeye yaklaşıp sırtlarındaki kamburu meraklı nazarlara gösterdikten sonra gözden kaybolmasına benzetir yüzeydeki kelimelerin altına inebilmeyi. İstediği, canavarın sürekli yüzeyde durup kendisini temaşa ettirmesidir aslında. Bir hayret ve hayranlık makamının peşindedir.

Sahne ise bambaşka bir anlam ifade eder onun için: Başka birine dönüştüğü yerdir orası. Bu hayatı o dönüşüm anları için yaşamaktadır neredeyse. Belki de o anlar, kendinde canavarı kuyruğundan yakalayıp yüzeye çıkarabilme kudreti bulduğu anlardır. Nabzının atışını hissettiği ve dinleyicisine de hissettirdiği yer. O nabız atışında aşkın bir şeyler bulur; o akımı dinleyicisine aksettirebildiği ölçüde de tanrısal bir hale ile çevrelenir sanki.

Mim koyduğumuz yere geri dönelim. Karısını ilk gördüğü anı anlatırken gözleri ışıldar, sözleri şiirleşir:

(Karım) Müzeden içeri girdiğinde bunca yıldır tutkunu olduğum tüm o şeyler– film yıldızlarının resimleri, su birikintisindeki Jenny Agutter, çeşmedeki Anita Ekberg, çocukluğumdaki televizyon imgeleri, Barbara Eden ve Elizabeth Montgomery ve Abigail, dünya güzellik yarışmaları, Marilyn Monroe, Jennifer Jones, Maria Falconetti ve Suzi Quatro, Bolşoy balerinleri ve Rus jimnastikçiler, Courbet’nin Dünyanın Kökeni resmi, Bataille’ın süt kasesi, Elvis’in kollarında ölen Caroline Jones, yas tutan Jackie O, çekmecede hapsolan Tinkerbell- hepsi bir araya gelip muhteşem bir patlamaya yol açtıVe kendimi onda kaybettim. Ve olan olmuştu.

Evet, olan olmuştur. Doğduğumuz andan itibaren ölüme doğru geri sayımın başlaması gibi, yeni bir aşkla beraber mutsuzluklar, cinayetler de doğar. Oscar Wilde’dan bildiğimiz gibi, ‘her insan öldürür sevdiğini’. ‘Ne iyi, ne efendi adam!’ dediğimiz niceleri– Paris, Texas filminin çölde gezer mecnunu Travis gibisevdiğini sevgisiyle boğup öldürebilir.

Adamımız da bu kusurdan ari değildir. Evlenmeden az önce eski bir İrlanda efsanesinden etkilenerek yazıp bestelediği bir şarkıdatüm güzelikler ölmelidemişti. Kendisine sorgusuz sualsiz teslim olan Elisa Day’i, nasıl ve niçin öldürdüğünü anlatan bir yabancının ağzından yazılan bu şarkı, belki de adamımızın evliliğinin nasıl gideceğine dair bir öngörü de içeriyordu.  

Son günde onu yaban güllerinin büyüdüğü yere götürdüm
Bir kenara uzandı, bırakarak kendini hırsız gibi hafif bir rüzgara
Ona bir veda öpücüğü verdim ve dedim ki, “Tüm güzellikler ölmeli
Ve eğildim bir gül koydum dişlerinin arasına

***

Sinema dünyasını az çok takip edenler hemen anlamıştır bu yazıda kimden bahsettiğimi: Nick Cave. Dürüst olmalıyım, ben bu filmle tanıdım kendisini. Filmin ismi oldukça kışkırtıcıydı: ‘Dünyada 20000 Gün’. Daha filmi izlemeden pek çok çağrışım akmaya başlamıştı zaten. Günlerimizin sayılı olması; bir hesap gününe inanıp inanmamaktan bağımsız olarak, önce kendi kendimize hesap vermemiz gereksinimi; bir kez yaşadığımız bu hayatı dolu dolu yaşama sorumluluğu gibi çağrışımlar.

Özenle geriye taralı saçları, demode kolye ve yüzükleri, giyim kuşamı ve imaj dünyasıyla kendine özgü bir müzisyen, Nick Cave. Hepimiz kadar, belki daha da fazla an biriktirmiştir şu hayatta. Ama az sayıda insana nasip olacak şekilde, anların unutulmaması ve birer anıya dönüşmesi, hatta bir sıra içinde anlatmak suretiyle anılarının bir hikayeye dönüşmesi için hayatını belgeleyip filme çekmiş. Canavarı yakalamaya, başkalarına göstermeye çalışmış.

Bu aralar okuduğum kitaplarda sık sık karşıma çıkanbaşka birine dönüşme arzusuCave’de de var; ama onun bundan kastı kendini yenileyip değişmek değil de aşkın bir boyuta geçmek, ilhama mazhar olmakla ilgili gibi. (İlham bahşedilen bir şey midir, yükseklerden çalınan bir ateş midir, o başka mesele.) Cave’in, bir dostununkendini yenilemeyi düşünüyor musun?’ sorusuna hayır cevabı vermesi, yaşadığı hayattan memnun olup etrafında eskimez dostlarının olması çok eskilerde okuduğum bir şiiri hatırlattı bana:

Yadında doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi âlem;
Bir ömrü öyle sür ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.*

*Şiirin kime ait olduğu çok net değil. Ben Muallim Naci diye biliyordum, Hafız Şirazi’ye ait olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here