Okyanus Ötesi: GÜNEŞ GURBET UFKUNDA BATARKEN        

0
941

GURBET HİKAYELERİ (1)

Ilık ılık esen meltem rüzgarları vuruyordu, güneşten kavrulmuş yüzüne.  Terle, toz yapış yapış yapmıştı uzun saçlarını, seviyordu köyünü, insanlarını, köydeki hayatını, komşularını, özellikle de arka komşularının yeni yetme  cıvıl cıvıl hayat dolu esmer kızını. Kızın da zinhar kendisine karşı ilgisi muhakkaktı. Babası hep “oğul bir askere git gel bakarız” diyor başka da bir şey demiyordu. Her Cuma öğleden sonra herkes giyinir kuşanır çeşme başına inerdi. Orada verilirdi bir kenarına baş harfler işlenmiş mendiller, ucu yanık mektuplar, aynalar, taraklar, oyalı yazmalar. Mendil kapmaca oynardı yeni yetmeler, koyu sohbetlere dalardı ağır abiler, uzaktan uzağa bakışırdı genç aşıklar.

Köyün meydanı hala eski Türk filmlerinin tadındaydı. Adı Mehmet’ti ama herkes ona yakışıklı derdi. Yakışıklı aşağı, yakışıklı yukarı. İlk başlarda garipsese de o da alışmıştı bu lakaba. Uzun boylu, esmer, uzun saçlı ve mavi gömlekli bir delikanlı idi. Seviyordu maviyi, onun için gökyüzünün renginden çok özgürlüğün sembolü idi mavi.

Çeşme başının değişmeyen sohbetlerindendi iş, işsizlik, çare ve çaresizlik. Hayatı tam bir gel-gitler yumağı idi.  Her hüznün ardına saklanmış küçük mutluluklar ve her küçük mutlulukları örten hüzünler. Ama her şeye rağmen hayat çok güzeldi hele seviyor ve seviliyor olmak hayatın getirdiği her hüzne, kedere, derde kolaylıkla “buda geçer ya hu!” dedirtebiliyordu.

Hayatı askerlik sonrasına kadar sanki dondurmuştu ne yaşanırsa yaşansın  ama zaman geçsin istiyordu, geçsin ve muradına ersin, sevdiğine kavuşsun. Onsuz ne aşın ne de işin tadı vardı. Bütün dertlerin devası idi o, nazlı salına salına yürüyüşü, bir bakışı, küçük bir tebessümü. Buna karasevda diyordu halk ozanları türkülerinde ama o gerçeğinin tam ortasındaydı bu karasevdanın.

Zaman yakışıklıya göre inanılmaz yavaş aksa da geçmişti işte bir çok şeyi öğüterek. Israrlıyıdı askerden önce söz kesilecek askere öyle gidecekti. Babasını güç bela razı etti, kızın evine haber salındı akşam gelinecek ve kız istenecekti. Nazlı kızın babası Hüseyin Emmi dünürçülere kısmet dedi. Ancak yakışıklının aklına bir kurt düşmüştü. Tabiiki kısmetti kısmet olmasına ama hemen he deyiverseydi aklına bunca kurdu, tilkiyi sokmasaydı.

Günler geçiyor askere gitme vakti yaklaşıyordu. Hala Hüseyin Emmiden ses seda yoktu. Nazlı ile bir kez daha görüştü, babasına gönlünün olduğunu söylemişti ama yine de ses seda yoktu. Köyün o tarafı sanki lal kesilmişti. Bu işlerin üstüne gitmek olmaz, diyordu babası. Bu da hiç aklına yatmıyordu ama neyse Ya sabır çekti. Birkaç hafta vardı. Çeşme başına indi başı dumanlı, gönlü dumanlı, içi yaslı. İçindeki kurt gittikçe büyüyor yavaş yavaş sorularla beynini rahatsız ediyordu. Ya olmaz derse, ya kafasında bir başkası varsa, ya,  ya, ya…

Nihayet amcasını zorla da olsa razı etti. Cumadan sonra soruverecekti Hüseyin Emmiye. Öyle de oldu. Cevap ne evet, ne de hayırdı. Amcası sen merak etme kesin oldu bu iş diyordu ama görünürde olan bir şey de yoktu. İç burkuntuları giderek artıyordu, derdini açacağı bir dost aradı ancak çeşmenin yanında köyün meczubundan başka kimse yoktu. Bir kere o tarafa yönelmiş bulundu, herkes bir şeyler anlatıyordu ama kendisinden duyan yoktu. Belki diye yaklaştı, yine aynı şeyleri tekrarlıyordu, gelecek, gelecek, gelecek. Tam 10 yıldır oradaydı sabahtan akşama kadar. “Ne zaman gelecek” diye sordu. Cevap aynıydı “gelecek, gelecek, gelecek…” – kim gelecek, sevdam gelecek söz verdi muhakkak gelecek, şaşırmıştı, 10 yıldır bu meczubun ağzından gelecekten başka bir kelime duymamıştı. Sonra yeniden sayıklamaya ve sallanmaya devam etti. Kafasına takılmıştı Sevda kimdi nereye gitmişti. Köyün en yaşlısı olan Yörük Bibiye gitti. Kimdi bu Sevda. Yoksa kendi başında olan ve herkesin bu çocukta karasevda var dediği sevda mıydı? Bibi derin derin ocaktaki ateşe baktı, sanki oradan bir perde açılacak ve ona bütün her şeyi gösterecekmiş gibi geliyordu kendisine. Bu meczup bir zamanlar bu köyün en yakışıklısı, en sevileni ve kızların en çok peşinden koştukları delikanlısı idi. Gönlünü köyün en güzeline, en işvelisine yani Hüseyin emminin kız kardeşinin kızına kaptırdı. Sevda köyde yürüyünce köyün bütün delikanlıları da peşinden yürürdü. Bunlar birbirlerini sevdiler, aşkları civar köylerde bile bilinen konuşulan başlıca dedikodulardan birisiydi.

Köye Almancılar geldi o yaz. Arabaları, her tür müziği çalan teypleri, köy bakkalına girdiklerinde her şeyi alacak paraları vardı. Yürüyor mu yoksa yuvarlanıyor mu belli olmayan bir de yarım akıllı oğulları vardı. Sevdayı kendince sevmişti, hem Sevdayı hem ailesini kurtaracaktı bu yokluk belasından. Aileyi razı ettiler, Sevda da çok direnmedi doğrusu o da razı olmuş göründü. Ancak anlaşmışlardı bizim Selim ile ve gece yarısı çeşme başında buluşup kaçacaklardı. Ama olmadı. Anne, baba fark etmişti ve akşamdan kimseye haber vermeden apar topar gezmeye gidiyoruz diye yola çıkarmışlardı Sevdayı.

Selim uzun zaman bekledi orada döner gelir diye, dönmedi. Hep bekledi hala bekliyor ama beklerken aklını yitirdi garibim. Karasevda böyledir oğul aklını da fikrini de alır insanın. İçine bir ürperme gelmişti. Hava soğuk değildi ama üşüyordu. Hemen eve geldi, erkenden yatağına girdi. Anne babasının yalvarmalarına rağmen kalkıp yemek yemek istemedi. İçindeki korku büyümüş büyümüş bütün bedenini kaplamıştı. Kendisini köyün girişindeki çeşmenin başında sayıklarken gördü rüyasında acaba deliriyor muydu? Yok canım daha neler? Ama içinde kontrol edilemez duygular hakimdi.

(DEVAMI VAR)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here