Okyanus Kıyısından Mektuplar: UZAKLAR! YÜREĞİ BURKAN DÜŞÜNCE

0
165

Uzun uçak yolculuklarına artık tahammül edemeyen birisi olarak, Avrupa’daki akrabalarımdan gelen düğün davetine icabet edip etmeme konusunda oldukça çekimserdim. Evet dememi kolaylaştıran faktör, uzun zamandır Avrupa’ya duyduğum platonik aşk olmalıydı. Aramızdaki binlerce kilometre uzaklığa rağmen, doğası, sanatı, mimarisi ve tarihiyle aklımı sürekli meşgul ediyordu doğrusu. Hediye çikolataları, uçak korkumu ve iki yıldır her seyahatimde, her yürüyüşümde bana eşlik eden Şavkar beyi de yanıma alarak, eşimle beraber Fizan kadar uzak o ülkeye doğru yola çıktık.

İlk molamızı Singapur’da verdiğimizde Şavkar bey de Singapur hatıralarını anlatıyordu. ‘Bu ülkede karanlık, yerden başlayarak yükselir göğe.’ diyordu. Seyyahlık mertebelerinden bahsediyor, ilk aşamanın tüm gezdiği yerlere bir misafir gibi uzaktan bakmak, kendi ülkeni de yabancı bir ülkeymiş gibi görmek olduğunu söylüyordu. Bu heyecan verici sözlerle içimde yolculuğa karşı bir iştiyak oluşmaya başlamıştı bile.

Singapur’dan ikinci durağımız olan Almanya’ya uçarken, Şavkar bey, o keskin hafızası ve parlak üslubuyla Malezya cengellerinde, Singapur’da bir Ermeni mezarlığında, İkinci Dünya Harbinde yaşamını Pasifik cephelerinde yitirenlerin istirahatgahlarında, Çin’in özerk bölgesi Makao’da hala Portekiz izlerini taşıyan mahallelerde gezdirdi beni. Gezmek, yaşamın en büyük anlamı gibi gelmeye başlamıştı bana. Öyle ki, gezme eylemini en uç noktaya taşıyarak, yurdundan çok uzaklara yerleşen ‘expat’ların alkolizmle, yalnızlıkla ve kauçuk tarlalarındaki evlerine kadar sokulan yılanlarla boğuşarak geçen hayatları bile gözüme çok ışıltılı görünmeye başlamıştı.

Nihayet son durağımız olan o Avrupa ülkesine vardık. Düğün hazırlıkları sırasında ayak altında fazla dolaşmamak için -böyle durumlarda kendimi hep bir fazlalık olarak görürüm- son zamanlarda ilgimi çeken tarih felsefesi konuşmalarıyla meşgul ettim kendimi. Üst sevideki egosu beni nedense rahatsız etmeyen profesör, ‘Tolstoy sadece en büyük romancı değil, aynı zamanda ciddi bir tarih filozofudur.’ derken, bir yandan da tarih bilimi diye bir şey olup olmadığını sorguluyordu.

[Söyleşiden ilginç bir bilgi: Bir köyde kendi metodolojisiyle ilkokul öğrencilerine öğretmenlik yapan Tolstoy, öğrencileri ülkedeki diğer öğrencilerle birlikte genel bir sınava tabi tutulup sadece tarih konusunda diğerlerinden zayıf bulununca cevaben ‘Zaten tarih 35 yaşından önce öğrenilemez.’ der.]

Sonrası düğündü, eğlenceydi… Bir kiliseye ait spor salonunda yemekler yenildi, halaylar çekildi; gençler muradına erdi, kerevetine çıkıldı.

Ertesi gün hava sıcak ve bunaltıcıydı. Belliydi, yağmur yağacaktı. Çok geçmeden şimşekler çaktı, gök farklı renklere boyandı ve Şavkar bey fısıltıyla kulağıma bir şiirini okumaya başladı:

başı arasında ellerinin

bakıyordu art arda çakan

suskun beyaz şimşeğe:

bundan bile daha parlak 

benim beklediğim ışık

İçim ürpermişti; kimden bahsettiğini biliyordum. Resim yapmaya 27 yaşında başlayan, parlak bir ışığın peşindeki ömrü gizemli bir şekilde 37 yaşında son bulan Van Gogh’tan bahsediyordu.

ağır ağır geçiyordu günler

ölçülü, yoğun

bir şeyler olgunlaşıyordu içinde

güneşin usulca kızartması gibi meyvaları

Tanrım, bak oldum işte!

uzan artık,

uzan, kopart beni!

Her dışarı çıkışımda, araba yolculuklarında Van Gogh’un sarısını, mavisini, tarlalarını, kargalarını görmeye çalıştım ama bunları bulduğumu söyleyemem. Belki mesele bir ‘görüş’ meselesidir; aynı yere baktığımızda farklı şeyler görüyoruzdur. Belki de başını Sonsuzluğun Kapısı’nın eşiğine dayayıp, sabırla bekleyenler görebiliyordur sadece.

***

Van Gogh’un acılarını duymak kalbime ağır gelmiş olmalı ki biraz nefes alabilmek için, Şavkar beyi yanıma almadan, Basel’e gittim. Tertemiz, düzenli ve refah seviyesi yüksek bir şehirdi. Rhine nehrinin kıyısında, ıhlamur kokularını içime çeke çeke yürüdükten sonra bir restorana girip oturdum. Hafif bir şeyler sipariş edip yemeğin gelmesini beklerken gözüm restorana giren şık giyimli, yaşlı bir kadına takıldı. Bütün asaleti ve nezaketiyle bir bira söyledi; ağır ağır, etrafı izleyerek birasını içtikten sonra bir tane daha söyledi. Aynı gülümser yüz ifadesi ve ahenkle ikinci birasını da içti, parasını ödedi ve garsonu selamlayıp çıktı. Sanırım yalnızlığını bastırmaya iki bira yetmişti. Bana hüzünlü gelen bu tablo, yıllar önce okuduğum bir Basel şiirini anımsattı bana, hüznüme hüzün katarak:

Basel’de Gece*

Yağmurda ve gece parke taşları,

Yalnızlık zehrinin tabletleridir;

Gece, yağmurda yad elde

Bütün şehirlerde hele Basel’de.

Fifre ve davul sesleriyle

Tarihine kapanırken kent,

Neylesin bir yabancı bilemez.

Adına dikilen katedralde,

Çok önce yaşamış bir yalvacın

Duyar iç acısını,yürür hep yürür

Islanmış, parlayan parkelerde,

Otel, o yalnızlık mabedinde biter gece

***

Ertesi gün bizimkilerin yanına döndüm. Kendisini yanıma almadan Basel’e gitmemden pek memnun olmasa da, bunu yüzüme vurmayan Şavkar bey, ‘Gel, seni Lafcaido Hearn ile tanıştırayım.’ dedi. Annesi Yunan, babası İzlandalı; Amerika’da büyümüş, Japonya’da evlenip yaşamını sürdüren bir yazarmış. Tam bir ‘Evi Nepal’de kalmış Slovakyalı salyangoz’** durumu! İki seyyah yazar birbirlerine iltifatlarla tatlı tatlı konuşurken, sohbetlerinin seviyesi yükseldikçe içime karanlıklar çökmeye başladı. Hearn, seyyahlığın bir ileri safhasını anlatmaya durdu: ‘Bu aşama, seyyahın kendisini yolculukta karşısına çıkan herhangi bir yabancı gibi görmesidir’. Bunun üzerine Şavkar bey Hearn ile tartışmaya başladı. Hearn’ün ‘dünyada bir yabancı gibi yaşamak’ tezini ‘başarısızlık ve ölüm korkusu bu’ diyerek çürüttü. Bir yere ait olamama duygusunun nedeni olarak ölüm ve başarısızlık korkusunu görmesi tuhaf geldi bana. Sürekli yer değiştirenlerin durumunu avcıya (ölüm veya başarısızlık) yakalanmamak için yer değiştirmeye benzetiyordu. Yalnız Şavkar bey bu sözleriyle kendisini mi vuruyordu yoksa Lafcadio’yu mu, belli değildi.

Bir başka sefer de Şavkar bey bana parklarda oturan yaşlıları gösterdi ve yüreğimin burkulmasına aldırmadan ‘Boşa geçmiş bir ömrün ardından geri kalan günlerini de bir şekilde tüketmenin derdindeler.’ dedi. Ruhum artık nefes alamaz hale gelmişti.

***

İyice ağırlaşmış yüreğimle uçağa bindim. Allahtan Şavkar beyle yan yana oturmuyorduk. Uzun bir uçuşun ardından aktarma yapacağımız Seul’e geldiğimizde Kvangvamun Kavşağı’nda Şavkar beyle vedalaşma vakti gelmişti. Bugüne kadarki dostluğu ve rehberliğinden ötürü kendisine teşekkür ettikten sonra tokalaştık ve muhtemelen bir daha hiç karşılaşmamak üzere ayrı istikametlerde yürüdük. Tokalaşırken elime küçük bir kağıt iliştirmişti:

Şimdi Arizona’da, titreyen sıcağın içinden

Asfalt bir yol uzar gider,

Bir iki dev kaktüs, ufukta mor dağlar

Ve bitmeyen sessizlik.

Avustralya’nın içlerinde

Tek sokaklı bir kasabadan

İki dizelin çektiği uzun bir tren geçer,

Solmuş tabelalar kalır geride,

Paslı bozuk bir kamyonet,

Uzun bacaklı bir böcek gibi

Tahtadan bir su kulesi ipince,

Okaliptüs ağaçları, tozlu yapraklar …

Ah uzaklar!

Ah, öğle vakti yüreği burkan düşünce! ***

Artık yaşlanıp yorulduğumu, dünyanın baş döndürücü bir yer olmaktan çıkıp gitgide yabancılaştığını, bir daha böyle uzun bir yolculuğa çıkmak istemediğimi düşünsem de, “yolculuk” denilen o büyük, mistik şeyin bir gün beni yine çağıracağını ve ona boyun eğeceğimi de biliyorum..

* Hüsrev Hatemi

** İsmet Özel

*** Şavkar Altınel

Altan Sancar
Sydney

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here