Okyanus Kıyısından Mektuplar: MEZARLIKTA DANS

0

Yazılı şiirle aramda bir mesafe oluşmuş durumda epeydir.

Hala resim ve şiirin sanatın en üst mertebesi olduğunu düşünsem de, sinema daha çekici geliyor şimdilerde. Kamerasını bir ressam gibi, şair gibi kullanan pek çok yönetmen var ki, filmlerini izlemek büyük bir sanatsal doyum veriyor insana.

Böylesi yönetmenlerden birisi Angelopoulos. Yunanlılarla bireysel ve sosyal yaşam deneyimlerimizin benzerliği, ortak damak zevkimiz, aynı denizin tuzunu koklamamız gibi pek çok nedenden ötürü bu Atinalı sinemacıyı hemşehrimiz sayabiliriz.

Angelopoulos, ‘sınır’ meselesini dert edinmiş bir insan. Ülkeler arası, insanlar arası, ‘geçmiş’ ve ‘şimdi’ arası gibi sınırlarla derdi olan, kamerasını bu sınırları yok edebilmek niyetiyle kullanmış bir sanatçı.

Haksız mı?

Sınır denen şey, hayatlarımızı bölen acımasız bir balta ve bu acımasızlığı, artık şiddeti yadsıyamaz hale gelmiş modern insanın bile kalbine hitap edecek şekilde yansıtmak ancak Angelopoulos gibi özgün sanatçılara mahsus.

‘Leyleğin Geciken Adımı’ filminin o şiirsel düğün sahnesi mesela…

İki ülke arasındaki doğal sınırı oluşturan nehrin Yunan yakasında gelin ve akrabaları, Arnavut tarafındaysa damat ve akrabaları sessizce toplanırlar. Bir papaz bisikletiyle sessizce gelir ve dua ederek nikahı kıyar. Gelin ve damat ayrı kıyılarda sessizce, kafalarının içinde çalan müzikle dans ederler. Bir kamyon sesi duyulunca da aceleyle geldikleri yöne doğru dağılırlar. Yeni evli çiftin ne zaman bir araya gelebileceğiyse meçhuldür.

‘Leyleğin Geciken Adımı’, coğrafi sınırlara takılıp kalmış insanlığın hallerini anlatan bir imge. Yunanistan ve Arnavutluk’u birbirinden ayıran köprüde, bir ayağı Yunan sınır çizgisi üzerindeyken, diğerini bir leylek gibi kaldırmış; sınırı geçmek ya da geçmemek arasındaki o tek adımlık büyük farkı kavramaya çalışan gazeteci, pek çoğumuzun haline tercümanlık etmekte belki de. Bir cesaretle adımını karşı tarafa atsa, elbette başına bir iş gelme, vurulma ihtimali de var, ama yeni bir dünyaya açılmanın, o dünyanın içinde kendine yeni bir yaşam kurmanın da tek yolu bu riski göze almak değil mi? İnsanlık için küçük ama bir göçmen veya mülteci için ne kadar büyük bir adım!

Sınırı aşıp başka bir ülkeye geçememek bir problem, evet; bunun diğer bir boyutunuysa ‘Kitera’ya Yolculuk’ filminde işler yönetmen: Sınırları aştıktan sonra evine dönememek.

Önce Türkiye’den Yunanistan’a mübadele yoluyla sürgün edilen, sonra cunta yönetiminden Sovyetler Birliği’ne kaçarak ikinci sürgününü yaşayan Spyros, 32 yıl sonra özel bir izinle ülkesine döndüğünde, ne o, ne de kaçarken Yunanistan’da bıraktığı ailesi ve ülkesi aynıdır artık. Özlenen insanken, istenmeyen insana dönüşmüştür. Spyros’un içindeki ve dışındaki tüm bu dönüşümleri iki şiirsel sahnede anlatır bize yönetmen.

Birinci sahne: Köyüne döndüğünde eski tanıdıklarını ziyaret eder. Bir mezarlıktır orası! Ve Spyros’un içinde bir horon havası çalmaya başlar, daha sürgünle tanışmadığı yıllardan kalan; ruhani bir zevkle horon teper mezarlıktaki istavrozların arasında…

İkinci sahne: ‘Dönüşen adam’dır Spyros ve istenmez memleketinde. Toprağı, ailesi, anıları vardır Yunanistan’da ama vatandaşlık kağıdı yoktur. Devlet kurtulmak ister bu yaşlı adamdan. Sovyetler’e giden geminin kaptanı da gemiye kabul etmez onu. Ve denizin ortasında genişçe bir dubanın üzerinde bırakırlar onu, toprağa adımını atmasın diye. Karısı onu yalnız bırakmak istemez, o da atlar dubaya. Ege’nin ortasında, bir dubanın üstünde, suyun kendilerini götüreceği yere razı olurlar. Üçüncü sürgün de başlamıştır Spyros için.

Filmin adına bakılacak olursa, gidecekleri yer Kitera’dır. Neresidir Kitera? İki olasılık var. İlki, mitoloji’de Odysseus’un yolculuğundaki duraklardan birisi. Burası insan yiyen bitkilerle dolu, pek de selametli bir durak olmadığı için, diğer olasılığa bakmalı. İkinci olasılık, Afrodit’in doğduğu yer olduğuna göre bu ada, karı-koca 32 yıl sonra aşka yelken açmış gibidir; aşkın simgesi Afrodit’in topraklarına.

Ünlü Fransız ressam Watteau’nun 1717 tarihli L’embarquement Pour L’ile De Cythere (Kythera Adasına Yolculuk) adlı tablosunda aşk yolculuğuna çıkmayı bekleyen çiftleri resmettiğini düşünürsek, Spyros ve Katerina çiftinin de yaşamlarının kafiyesini aşkla sonlandırmak için dubanın zincirlerini çözüp sisler içinde Ege Denizi’ne açıldıklarını hayal etmekte bir sakınca olmasa gerek.

***

Yaşamına birkaç kez göçmenliği sığdırmış, hatta gönüllü sürgün olmayı seçmiş birisi olmakla beraber hiçbir zaman politik veya ekonomik nedenlerden ötürü kaçak yollarla ülke değiştirmek, okyanus ya da nehir geçmek, kamplarda ya da Manus Adası gibi açık hava hapishanelerinde yaşamak durumunda kalmadım. İsmim Baran, Aylan, Behrouz, Niko ya da Feridun olmadı. Onları göçe zorlayan şartları; bir botta yahut mayınlı bir tarlada yaşadıkları çaresizliği  anlayamam, bilemem.

Ama durup dururken gelen bir memleket özlemi, geçmişten gelen ve tekrarı mümkün olmayan bir tablonun şimşek gibi gözümün önünde canlanması ara ara burnumu sızlatır.

O zaman kalkıp da normal karakterimin dışında bir şey yaptığımda, sürgünlüğün ne demek olduğunu sezmişimdir biraz. Mezarlıkta dans etmek, mesela!

Altan Sancar
Sydney


Siz de Avustralya Postası yazarı olabilirsiniz. Gönüllü yazarlık hakkında daha detaylı bilgi ve online başvuru için lütfen buraya tıklayınız.

*Başvuru için bugün son gün!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here