Okyanus Kıyısından Mektuplar – MAYIS BULUTLARI

0
170

Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmi İngilizce’ye Clouds of May olarak çevrilmiş. Türkçe ismi de Mayıs Bulutları olsaydı keşke.

Sıkıntı yerine bulut imgesini kullanmak filmin mesajıyla daha iyi örtüşebilir ya da daha katmanlı bir anlam sunabilirdi.

Neden?

İlkin, bulut dediğin gökyüzünü bir süreliğine kapatabilir ama sonrasında muhakkak dağılacaktır.

Sonra, bulutların dünyası başka bir alem; sabit bir şey yok orada. Her bulut bir diğerinden farklı. Tembel gözlemciler için yaz bulutları beyaz, kış bulutları da gridir. Ama yeryüzüne ‘görmek’ için gönderilmiş ressamlara sorarsanız hiçbir bulut birbirine benzemediği gibi, bulutların renkleri, tonları da farklı farklıdır. Zaten gerçek ressamlar gri tonları elde ederken öyle aklımıza ilk geldiği gibi siyah ve beyazı karıştırmakla yetinmez; duruma göre karışıma kırmızı, mavi, eflatun ve başka renkler ekler ve dolayısıyla sonsuz olasılıklar elde ederler.

Romantik dönem ressamlarından John Constable kafayı gökyüzüne ve bulutlara takanlardan. 1821-1822 yılları arasında Cloud Study adını verdiği bir çalışmasında yaşadığı Hampstead’in göğünü resmeder yüz defadan fazla. Her birinin gününü, saatini kaydeder. Her tablo birbirinden farklıdır. Bulutlar sürekli hareket halinde olduğundan belli bir anı yakalamak için elini çabuk tutması gerekir. Öncesinde kara kalemle bir eskiz çıkarmaya vakti yoktur; manzara değişmeden, hızlıca, yağlı boyayla renkleri, ışığı ve gölgeleri yakalaması gerekir. Dışarı çık ve yukarı bak diye özetleyebileceğimiz bir yaşam tarzı. Günümüzde ise bu, içeri gir ve boynunu bük, aşağı bak’ (tabletine, telefonuna… ) halini almış görünüyor.

Modern insanın hava durumunu öğrenmek için dışarı çıkıp göğe bakmak yerine, internette arama motoruna “bugünkü hava durumu” diye yazıp bilgi almayı tercih ettiği bir dönemdeyiz. Şairin, “geceyi saatlerine bakarak anlıyorlar*” dediği hesap.

Yukarı bakmak deyince “Ay ve Altı Peni**” kitabı geliyor akla. “Altı peni bulacağım diye yere bakarak dolaşırsan, Ay’ı kaçırırsın!” 40 yıllık yaşamı boyunca para peşinde koştuktan sonra, başını yukarı kaldırdığında neyi kaçırdığını fark edince, tüm kurulu düzenini terk edip resim yapmaya başlayan bir adamın öyküsü bu. Güzelliğin peşine düşünce, katettiğin yolların uzunluğu, taşlı topraklı oluşu önemini yitiriyor. “Mermere sıkışmış bir melek gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum.” diyen Michelangelo gibi, Gauguin’den ilhamen yaratılan roman kahramanımız da aradığını Avrupa’da bulamayınca, soluğu Tahiti’de almış ve adanın derinliklerinde hapsolan güzelliği görünce,  özgür kalana kadar güzellik meleğini resmetmeye adamıştır ömrünü.

Yine aynı kitapta verilen bir örnek, her insanın hayatında bir kez olsun cesaret edip gerçekleştirmesi gereken bir eylem tipi: Geleceği çok parlak olan genç bir doktor, Londra’dan İskenderiye’ye bir gezi için yola çıkar. Gemi Mısır’ın bu sahil kasabasına yanaştığında bembeyaz görünen şehir, gün ışığı ve masmavi gök, otantik kıyafetleri içindeki insanlar, içinde bir gök gürlemesine, -hayır hayır, neredeyse bir vahiy inmesine neden olur. Birden kendini evinde hisseder, özgürleştiğini duyumsar. Her şeyi geride bırakıp, ilk görüşte aşık olduğu bu şehirde sürdürmeye başlar hayatını.

Konuyu Nuri Bilge Ceylan filminden açıp da buraya nasıl geldik!

Filme dönecek olursak, yediden yetmişe herkesin kendince bir sıkıntısı vardır bu Çanakkale kasabasında:

İlkokul öğrencisi Ali’nin hayali babasının kendisine müzikli bir saat alması. Bunun için katlanması gereken sıkıntı, bir yumurtayı hiç kırmadan cebinde 40 gün taşımak. Kazara yumurtayı kırdıktan sonra, bu sefer farklı bir sıkıntı sarıyor Ali’yi; ‘acaba hileye başvursam mı?’ sorusu aklını kurcalıyor. Velhasılı bulutlar -açık renkli, arasından bol güneş ışığı sızan bulutlar- Ali’nin üzerinden ayrılmıyor.

Genç Saffet’in hayali üniversiteyi kazanıp büyük şehre kapağı atmak. Küçük bir kasabada büyük bir taşra sıkıntısı çekmektedir. Saffet’in başında açık gri, yoğun, pek güneş ışığı sızdırmayan bulutlar.

Orta yaşlı yönetmen Muzaffer, büyük şehirde yaşasa, canının çektiği hemen her şeyi satın alabilse bile, bir eser yaratmanın sıkıntısını duymaktadır. Muzaffer’in bulutları, kül rengi, boğucu bulutlar.

Benim bu yazıda özellikle değinmek istediğim, yaşını başını çoktan almış ama hayatın ipini elinden bırakmaya henüz niyeti olmayan Emin’in hissettiği o Mayıs sıkıntısı. ‘Mayıs aylarını hiç sevmem; hep içime bir sıkıntı çöker.’ der filmin bir yerinde. Elli yıldır gözü gibi baktığı tarlanın kenarındaki ağaçların kadastro memurlarının keyfi hükmüyle elinden çıkma riski vardır ve 20 yıldır bu kadastrocuların gelişini, onlarla yüzleşip hakkını çatır çatır arayacağı günü beklemektedir.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin ***

İlgili mevzuatı didik didik etmiştir, savaşa hazırdır. Kadastrocuların ilçeye geldiği rivayeti ortalıkta dolaşmaktadır. Oğlunun ısrarıyla bir gün ilçeden şehre gezmeye giderler ve aksilik o gün kadastrocular gelip, tarladaki ağaçlara boyayla işaret bırakıp yollarına devam ederler. Ağaçlar elinden çıkmış, 20 yıldır hazırlandığı savaşı hiç savaşmadan kaybetmiştir. Ama pes etmez.

Bütün gece uyumadan kanunları gözden geçirir, hakkını nasıl savunacağının hesabını yapar. Gözlerine yeniden bir ışık gelir. Sonrasında o yorgunlukla bahçedeki bir ağaca sırtını verir ve uykuya dalar. Birazdan da- film net olarak göstermese de- son nefesini verir. Huzurlu bir gidiştir bu. Ağaçlar elinden çıkmış gibi görünse de, 20 yılın sonunda artık bir şey olmuştur. Çok iyi mücadele etmiş; tarladaki her şeyin- ağaçların, çimenin, börtü böceğin- hakkını vermiştir.

Birilerinin Mayıs sıkıntısı biterken başka bir yerde, başka birilerinin de Haziran sıkıntısı başlayacaktır. Yaz sıkıntısıydı, güz sıkıntısıydı derken, böylece:

Eylül toparlandı gitti işte

Ekim filan da gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar. ***

* İsmet Özel

** Somerset Maugham

*** Nazım Hikmet

****Turgut Uyar

Altan Sancar
Sydney

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here