Okyanus Kıyısından Mektuplar: BİR DOSTA MEKTUP

0

Merhaba Dostum,

Ne kadar uzun zaman olmuş sana mektup yazmayalı. Bugün kendimi istemsizce eski mektuplarını dolaptan çıkarmış okurken buldum; gözümde tatlı yaşlarla okudum, okudum.  O sararmış kağıtlarda  her zamanki şen sesini duydum, Limmat kıyısında içtiğin kahvelerin tadını aldım, Alpler’den gelen rüzgarla üşüdüm.

Farkettim ki mektuplarının çoğunu ‘sessiz kalma; haberlerini bekliyorum; bir şeyler yaz’ diyerek bitirmişsin. Peki, sessiz kalmayayım. Ama önce bir insan neden sessizliği seçer; bunu bir sorgulamalı değil mi?

Bence tüm günahkarlar sessizliğe mahkum olmalıdır. Ne günahı, deme. Hatırla, bana günahımın ne olduğunu ilk duyuran sendin. ‘Bu kadar nostaljik olmaya hakkın yok; bu bir günahtır.’ diyordun. Çevremdekilerin mutluluğunu, coşkusunu, hevesini çaldığımı iddia ediyordun.

Geçenlerde, yıllardır biriktirdiğim tablolara, resimlere göz atarken  birden dehşete kapıldım; hepsinde de mat renkler, sis, tek başına yolda yürüyen birileri, iskeleye bağlı vaziyette kaptanını bekleyen tekneler… İşaret ettikleri tek şey yoğun -ve itiraf ediyorum, oldukça gereksiz- bir romantik ve nostaljik atmosfer. Kitsch yani.

Oysa farklı bir bakışın peşine düşmeliydim, değil mi? Baktığını farklı gören, fırçasından enerji saçan, bir hercümercin içinde bile mutluluk sızdıran bir ressamın bakışlarına sahip olmalıydım. 65 yıl önce çekilen o olağanüstü filmde*, resimdeki ölüm imgesinden bahsederken ne diyordu Van Gogh hemşireye: “Üzücü bir resim değil bu hemşire. Parlak gün ışığında oluyor bu ölüm; güneş her şeyi altın renkli ışığıyla aydınlatırken.”

Bir de, ‘attan inenler’ sessizdir, canım. Gençken kırlarda yüksek sesle okuduğumuz o şiiri anımsa:

Hava kararıyor, durulmuyor at

Yetişmek zor artık kanatlanmışsa

Kanatları ne güçlüdür kanatları…**

Kanadına, döşüne ya da kuyruğuna, bir şekilde tutunup da diyardan diyara uçtuğumuz o at gitti. Peşine düşmek, yetişmek ne mümkün! Sürekli binici değiştiriyor. Ne ilginç, at binicisini seçiyor. Giden atın arkasından acı acı bakışın hatırasıdır belki bu sessizlik.

Ne kadar da karamsar gidiyor bu mektup, değil mi? Hayır, üzücü bir mektup değil bu dostum; Sidney’de parlak gün ışığında, geniş bir göğün altında yazılıyor bu satırlar. Güneş her şeyi altın renkli ışığıyla aydınlatırken.

Tekrar kitap okumaya, günlük tutmaya başladım, biliyor musun? Eskisi gibi, iştahla; okuyamadan ölüp gideceğim binlerce kitabın kırgın bakışlarını üzerimde hissederek okuyorum. Dünyanın ahvali kötüye gitse de, kafamın içini güzelleştirmeye çalışıyorum. Hatırlarsın, onu da sen söylemiştin bana: ‘İnsan genellikle kafasının içinde yaşar; orayı güzel tutmaya çalış.’ Yıllar sonra da olsa, bu öğüdünü tutmaya çalışıyorum.

Geçenlerde eski dostlardan birkaçıyla yıllar sonra görüşme fırsatı oldu. Bedenlerimiz kontrol dışı bir şekilde değişmiş olsa da; sohbet sanki hiç kesintiye uğramamış gibi yıllar önce kaldığımız yerden başladı ve aktı, aktı.

Ya sen? Bu mevsimde soğuk olur sizin oralar; üşüyor musun eskisi gibi?

Dizelerle, türkülerle bezeniyor mu yine sohbetleriniz?

Mektubumla beraber zarfın içine birkaç yaprak koyuyorum. Bu yaprakları sene başındaki büyük yangından etkilenen Mavi Dağlar’dan topladım senin için. Dışı kömür gibi yanmış ağaçlar tekrar yeşile dönmeye başlamış. Nasıl sevindim buna, anlatamam. Bilirim, karamsarlık gibi şeyler uzaktır sana; yine de, bu yaprakların yeşilliği tatlı bir şeyler fısıldarsa kulağına,

o fısıltıları dinle,

beni hatırla.

Altan Sancar
Sydney

*   Lust for Life, 1956 https://www.imdb.com/title/tt0049456/ 

** Ulaş Başar Gezgin

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here