Okyanus Kıyısından Mektuplar: AUSCHWITZ GÜNLERİNDE ŞİİR YAZMAK

0
156

Alman felsefeci Adorno’nun meşhur bir sözü var: Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır. 

Bu söz geçtiğimiz yüzyıl içinde farklı şekillerde anlaşılmış. Düz bir şekilde, ‘bunca acıdan, katliamdan sonra insanlık mı kaldı ki, şiirle, sanatla uğraşmanın bir anlamı olsun?’ diye anlaşılabilir. Ama daha doğru bir yorum, hikayeleri anlatıldıkça kurbanların estetik birer imgeye dönüşüp piyasanın tüketimine sunulacağı; acının klişeleşeceği ve buz gibi bir gerçeğin eriyip eskilerin masallarına dönüşeceği olsa gerektir.

Bir insanlık trajedisi olarak Auschwitz Nazi Toplama Kampı eski zamanlarda, Polonya’da bir yerlerde kalmış olabilir. Ama- belki daha küçük, belki de benzer ölçekte- Auschwitz’in habis ruhunun günümüzde de pek çok coğrafyada yaşadığını söylemek mümkün: Doğu Türkistan, Yemen, Rohingya, hatta Türkiye…

Bu gerçek, günümüz yazarlarına bir yandan ‘sesini zulme uğrayanların sesine katmak’ gibi bir sorumluluk yüklerken, diğer yandan, Adorno’nun işaret ettiği tehlikeye karşı uyanık olma görevi de yine eli kalem tutanların omuzlarındadır. İnsanlığın acı gerçeği olan ‘hadiseleri çabuk unutma’ya karşın, görevi kitlesel hafızayı canlı tutmaya çalışmak olan yazar ya da sanatçı, bunu yaparken muhataplarını ‘yine aynı şeyleri okuyoruz, aynı şeyleri izliyoruz!’ ülfetine düşürmeden, acıdan sanatsal bir haz devşirmeye çalışmadan yapmalıdır. (Bunu paraya çevirmeye çalışanlardan hiç bahsetmeyelim bile. Aşağıdaki resim yakınlarda düştü sosyal medyaya. Soykırıma uğramış insanların simgesi olmuş gerçek bir hayat karesi, bir film yapımcısının şovu için kırmızı halıya süs olarak eklendi!)

Türkçeye ‘Kayıp Nişanlı’ olarak çevrilen bir Fransız filmi izlemiştim birkaç ay önce. Harbe uğurladığı nişanlısından çok uzun zaman haber alamayan genç bir kadının özel bir dedektif tutarak nişanlısının izini sürmesinin hikayesini anlatan, çağdaş Fransız sinemasının karakteristiğini üzerinde taşıyan hoş bir filmdi. Ama savaşın gaddar yüzünü, komutanların hainliklerini, askerlerin acziyetini anlatan bir film için ‘hoş’ sıfatını kullanabilmemde bir problem vardı. Geçenlerde bu film hakkında okuduğum bir eleştiri yazının başından beri anlatmaya çalıştığım şeyi ustaca bir yalınlıkla tarif ediyordu: “Bu film I. Dünya Savaşı’nın acılarını şekere buluyor”. Evet, tam da bu: Acıyı şekere bulayıp insanlara satmak.

xxx

Bu uzun girişi neden yaptım? İki buçuk yıldır Avustralya Postası’nda kendime, edebiyata ve sinemaya dair, edebi bir tat içermesine uğraştığım yazılar yazıyorum. Bu trajik zamanlarda böyle eften püften(!) konularda yazı yazmak oldukça riskli. Okurların bir kısmı, ‘Auschwitz yanarken bu saçını tarayan da kim?’ diye karşılıyordur yazılarımı. Tüm dünyada son derece dinamik bir politik atmosfer varken ve her gün onlarca ocağa ateş düşerken böyle bir eleştiriyi çok da makul görürüm. Ama yukarıda bahsettiğim ‘acıyı klişeleştirme endişesi’, Türkçe yazılıp tartışılan mecraların eleştiri kültürü ve empati yoksunluğuyla birleşince ister istemez ‘ne kelebek, ne tüfek’ diye nitelenebilecek yazılar yazmak zorunda kalıyorum.

Öte yandan, yazmak, benim için hücuma hazırlandığım bir cephe olmaktan çok, bir sığınak. Diyebilirim ki, akıl sağlığımı korumak için yazıyorum aslında.

Şükür ki maddi bir esaret altında değilim ama modern dünyanın neden olduğu pek çok dertten de mustaribim. Can Bahadır’ın geçenlerde ‘Hatırlayış ve Direniş’ başlıklı denemesinde bahsettiği esirlerle aramda bir koşutluk kuruyorum kimi zaman. Onların sığındığı o güvenli topraklara ben de sığınıyorum:

“II. Dünya Savaşı savaşı sırasında, bir Sovyet kampında bütün gün eksi 40 derece soğukta, ağır işlerde çalıştıktan sonra, içlerinde ressam Czapski’nin de bulunduğu birkaç düzine Leh subay akşamları edebi, felsefi konularda dersler yapıyorlardı kendi aralarında. Kamptan kurtulma umudunu yitirmiş olsalar da en umutsuz koşullarda entelektüel uğraşın verdiği cesaret ve mutluluk az şey değildi.”

Evet, edebiyat ve sanat -istisnalar hariç- karın doyurmaz ama aklı ve kalbi sağaltabilir.

Kim bilir, İranlı bir mülteci, okyanus ortasında neredeyse hapis hayatı yaşadığı kampta whatsapp uygulamasını kullanarak kitap yazıp hayata tutunuyordur… Ruhunun esir edilmeye çalışıldığı kamplardan birinde, Kaşgarlı bir ozan mahrum bırakıldığı sazının tellerine hayalinde dokunarak şiir yazıp bestelemektedir sessiz sessiz… Ve ülkemde haksız yere hapse girip bebeğini orada büyütmeye çalışan anne ya da yıllardır oğlunu arayan bir Cumartesi annesi tek çare olarak gözyaşlarına sığınıyordur. Belki gözyaşı şiirin en zirve noktasıdır ve tek devasıdır mazlum kalplerin.

Altan Sancar
Sydney

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here