Okyanus Kıyısından Mektuplar 12: BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA: ANABASİS

0
148

50 kitaplık dev kütüphane

Hayat bir döngüymüşçesine, yaş kemale erdikçe lise yıllarıma gidip orada kalıyor kalbim ve aklım. (Bundan beş-on sene sonra belki tamamen çocukluğuma dönüp orada yerleşmek isteyeceğim. ‘İnsanın anavatanı, çocukluğudur.’ demişler.)

‘Büyümek’, sınıftaki her arkadaş için farklı anlamlara geliyordu doğal olarak: karşı cinsle ilişkiler, para kazanma, bir ideolojiye angaje olma, madde kullanımı vs. Benim içinse- nereden tevarüs ettiğimi bilemiyorum- büyümenin lazımı, sanat ve edebiyatla uğraşmaktı. Pek hoşlanmadığım halde, klasik müzikten, operadan, Yunan tragedyalarından zevk almam gerektiğine inanırdım. (Kültürel iktidarın etkisi mi!?) Babam, sırtından ter akıtarak kazandığı parayı kitaba yatırarak çarçur edecek birisi değildi! Oysa bir kitaplık sahibi olmak arzusu düşmüştü o yıllarda gönlüme: Elli kitaplık dev bir kütüphane! Elime geçen sınırlı harçlıkla Beyazıt Meydanı’nın yolunu tutardım her fırsatta. O zamanlar yere kitap sergileri konur, ben de literatüre dair pek bir fikrim olmadan, harçlıklarımdan artan parayla içgüdülerime dayanarak kitaplar alırdım. Sanırım oradan aldığım ilk kitap “Anabasis: On binlerin dönüşü” isimli anlatıydı. O zamanlarda okuyamadım kitabı, uzun bir süre dolapta bir yerlerde durup küflendi. Hem okumaktan ziyade o kitaba sahip olmaktı önemli olan! İlerleyen yıllarda birkaç defa karşıma çıktı bu kitap ‘beni oku’ demek istercesine. En son, Şavkar Altınel’in bir yazısında Anabasis’teki meşhur “thalassa, thalassa” sahnesine yapılan göndermeyi okuyunca, zamanı gelmiş ki, merakım kamçılandı ve açıp okudum kitabı:

Pers prensi Kyros’un iktidarı ele geçirmek için ağabeyi II. Artakserkes’e karşı açtığı sefere katılan Yunanlı askerlerin savaş ve yurda dönüş macerasını anlatır.

Kütüphanede biriken okunmamış kitaplar

Zamanla kitaplar birikti. Defalarca bir yerlere bağışlandı veya yok pahasına satıldı. Sonra yine birikti; üzerine yüzlerce de e-kitap eklendi. Tabii elime geçen kitapların çoğunu okuyamadım, kütüphaneme hep mahcup bir ifadeyle baktım. Geçenlerde “Satın alıp da okumadığımız kitapların üzerimizdeki etkisi” diye bir köşe yazısı çıktı karşıma. Yıllardır içimde taşıdığım o suçluluk duygusundan kurtulmama yardımcı oldu doğrusu. Öz olarak diyor ki: (…) kütüphanesini sürekli genişleten kişi, daha öğreneceği çok şey olduğu duygusunu güçlü şekilde yaşamaya devam eder. … Evinde sayısı her geçen gün artan okunmamış kitaplar sürekli egosunu taciz etmeye devam edecektir.

Lidere bağlanma, lidersiz de kalma!

Basından:

Başkan, “Suçlu değil, uluslararası işçileriz” diyerek yola çıkan binlerce mülteciyi “Bu, ülkemizi işgaldir ve ordumuz sizi bekliyor olacak” sözleriyle tehdit etti.

Myanmar ve Bangladeş, Bangladeş’teki kamplarda yaşayan yüzbinlerce Arakan Müslümanı’nın Myanmar’a geri yollanmasını amaçlayan bir anlaşma imzaladı.

Bu haber başlıklarını binlerle, bahsi geçen ülkeleri de onlarla çarpmak mümkün. Tanrı’dan dilerim ki, sayıları yüzbinlerle ifade edilen bu insanlar, ister kendi yurtlarına, ister kendilerine ikinci bir yurt olabilecek yeni topraklara selametle gidebilsinler. Ama yollar uzun ve zorlu; çaldıkları kapılar yüzlerine kapalı. ‘Benim topraklarıma adım atma sakın!’ diyor tuzu kuru ülke liderleri. Bunları gördükçe, tüm bu mültecilerin başına birer Ksenophon lazım diyorum.

İyi ve sevilen bir lider olan Kyros’un (Keyhüsrev) peşine takılıp Sardis’ten (günümüzde Manisa civarı) Babil’e kadar gelen ve burada yapılan savaşta Kyros’un öldürülmesinin ardından başsız kalan on bin Yunan askeri, aslen bir asker olmayan Ksenophon idaresinde Fırat nehrini izleyerek Doğu Anadolu’dan geçip önce Trabzon’a, ardından İstanbul ve Trakya’ya ulaşır ve buradan yurtlarına dönerler. Yolda çok kez savaşırlar, yağma yaparlar, kayıp verirler, ölürler, öldürürler, soğukla baş ederler, açlıkla pençeleşirler.

Kitapta yüzde yüz tarihi gerçeklik aramak elbette ki yersiz. Anlatıya bakılırsa, bu on bin askerin onca badireyi atlatması, Ksenophon’un bilgeliği, özverisi, maneviyatı ve bizzat çarpışmanın göbeğinde kalarak takipçilerine örnek olması sayesinde gerçekleşir. Tabir caizse, peygamber gibi bir adamdır Ksenophon. Musa Peygamberin takipçilerini çölden geçirip vadedilmiş topraklara ulaştırması gibi, Ksenophon da defalarca vefasızlığa maruz kaldığı halde gücenip pes etmeden, kendisine güvenen on bin askeri tekrar yurtlarına döndürmeyi başarmıştır Anabasis olarak bilinen yolculuk sırasında.

Mü’min Ksenophon

Kelimenin Arapça oluşundan dolayı kulağa tuhaf gelebilir Ksenophon’un mü’minliği. Oysa kendi dinine bağlılığı çok güçlü, inandığı tanrılara tevekkülü tam bir filozof ve tarihçiden bahsediyoruz. Atacağı hemen her adımda tanrıların kendisine bir işaret gönderip yol göstermesi için kurban kestirip bağırsak falı baktıracak kadar inancına bağlı.

Bir nevi derviş gibi yaşar Ksenophon. Mala mülke tamah etmez. Kendisine sunulan hediyelerden feragat ederek, bunların diğer komutanlara verilmesini ister; eline geçen ganimetle bir sunak ve bir tapınak diktirir. Yolculuğun son aşamasına geldiklerinde bir dostuna, atını ve elbiselerini satmazsa, ülkesine dönecek parayı bulamayacağını yemin ederek söyler.

Bir lider inançlı, dindar olmalıdır gibi bir savım elbette ki yok. Ama insan, peşinden gittiği bir liderde biraz şövalye ruhu görmek istemez mi?

***

Yol boyunca karşısına fırsatlar da çıkar Ksenophon’un; o uzun yolculuğa ve defalarca kendisini haksız yere suçlayan topluluğa daha fazla katlanmak yerine yeni bir şehir kurup başına geçme veya geçtiği güzergahtaki kimi kavim ve kabilelerden gelen davet üzerine ikbal basamaklarını hızlıca çıkma gibi olanaklar. Ama prensiplidir, vefalıdır Ksenophon. Kendisine güvenenleri yarı yolda bırakmayacaktır. Bir vesileyle der ki:

Bir kez aylakça bir ömür sürmeğe, bolluk içinde yaşayıp Medlerin ve Perslerin uzun boylu ve güzel kızlarıyla ilişki kurmağa alıştık mı, lotus yiyenler gibi dönüş yolunu unutmamızdan korkarım.

Mezopotamya, Anadolu’nun güneydoğusu ve doğusu derken, umutların zayıfladığı bir anda bu ilkeli yürüyüş meyvesini verir. Ordunun önünden giden bir grup askerden, Trabzon civarındaki Thekhes dağının doruğuna varır varmaz büyük bir çığlık yükselir. Ksenophon olağanüstü bir şey olduğunu sanıp, süvarileri yanına alıp yardım etmek için koşar; ama çok geçmeden askerlerin, ‘thalassa, thalassa!’(‘deniz, deniz!’) diye haykırdıklarını duyar. Deniz, eve giden yol demektir.

Hayati’nin dizesini birazcık değitirerek söylersek, elbette ki, “Erişir menzil-i maksuda sebatla giden”.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here