Konuk Yazar: AVUSTRALYA SINIR GÜVENLİĞİ POLİTİKASI VE KÜLTÜREL YANSIMALARI

0
144

Değerli Avustralya Postası takipçileri,
Daha önceden ilan ettiğimiz gibi web sitemizde siz de Konuk Yazar olabilirsiniz. Avustralya toplum bireyimiz tarafından kaleme alınmış aşağıdaki makaleye geçmeden önce bu duyurumuzu bir kez daha hatırlatmış olalım istedik. 

Konuk yazarlık detaylarına buradan ulaşılabilir.


Hemen hemen her gün Melbourne’e Türkiye’den yeni gelmiş, genç, eğitimli, kalifiye göçmenlerin haberlerini alıyoruz. Eski düzenlerinde ulaştıkları basamakları bıraktıkları yerden tırmanmanın, yaşam motivasyonlarını arttırmanın telaşıyla, temel ihtiyaçları birbirine karışmış, geliyorlar. Tüm darbeler, ihlaller, ayrışmalar, birleşmeler, kanıksamalar ve kayıplardan kendilerine miras kalan hayat deneyimleriyle, bir yerden başlamak için.
Hele çocuklarla göçtülerse, uçaktan iner inmez ilk ihtiyaç önce onların karınlarını doyurmak, uykularını sağlamak, sonra kalacak emniyetli bir yer, belki bir AirBNB evi, bir arkadaş, akraba yanı, bir süre sonra da kendi düzenlerini kuracakları, kendi kokularının sineceği odalar yaratmak oluyor. Ellerinde oradan buradan edinilen tanıdık kişilerin erişim bilgileri, bir umutla telefona, sosyal medyaya sarılıyorlar, ait olma ve kabul edilme arzusuyla. Bir yandan geçinecek iş bulup tutunmaya çabalarken, diğer yandan duygudaşlar grubunun ferdi olup, geride bırakılan ailenin, arkadaşın eksiği dolsun istiyorlar.
Geldikleri yerdeki saygıyı ve itibarı kurallarını bilmedikleri kültürün içinde arıyorlar. Misal, gelir gelmez eşi işe başlayan anne, çocuğunu okula bırakırken, yerli anneler kendisini fark etsin, ayaküstü selamın ötesine geçsin diye bakınıyor. Oysa ki ilk göçmenler sarıyor etrafını. İhtiyaçlar piramidinin basamaklarını yeniden inşa etmekle meşgul, başka ülkelerin, başka diller konuşan insanları. Aksanlı İngilizcelerin orta yolunda buluşanlar. Çoğu kendine bu yeni hayattan ne istediğini, neyi başarmak istediğini soruyor, belki de artık geçersiz kalan inançlarıyla, değerleriyle yüzleşiyor. Kendilerini gerçekleştirmiş insanların kültüründe kendini arıyor.

Savaşların travmatik hikayeleri kulaklarında üç kuşak öncesi Avrupa’dan göçmüş nine ve dedelerinin anılarından bir tını olarak kalmış, çocuklukları sahillerde, okaliptüs ağaçlarıyla bezeli devasa ormanlarda oynayarak, gündüzleri cockatoo papağanları, geceleri possumları (keseli sıçanlar) izleyerek geçmiş Avustralyalı akranları için ise tasalar biraz daha farklı. Onlar, yani doğal cennetin içinde, herkesin böyle bir hayat yaşadığını sanarak büyümüş olanlar, başka türlüsünün olabileceğini unutmuş gözlerle çevrelerindeki değişimleri izliyorlar. Örneğin, ülkenin gayri safi hasılası -bir kısmı göçmenler sayesinde- her yıl büyürken, seksenlerin geniş bahçeli, okyanus manzaralı devasa evlerinde oturmak eskisi gibi kolay değil. On yıl öncesinin yüksek maaş ödeyen işlerini bulmak için artık dünyanın dört bir yanından gelenlerle rekabet gerektiriyor. Avustralya kültürünün önemli bir değeri olan sessizliğin keyfini sürmek (quiet enjoyment) gittikçe azalıyor.
Yelken ve sörf dışında, ıssız sahilleri, ayak basılmamış ormanları seviyorlar. Bir de başkalarınca işgal edilmemiş, işlerine burun sokulmamış bir güvenlik alanı içinde yaşamayı.

Oysa ki kıtadaki köpekbalığı ve iğneli vatoz dolu körfezlere, kanguruların, koalaların, yılanların, envai çeşit hayvanın ve onlarla nasıl yaşanılacağını bilen bir milyona yakın yerli Aborjin halkının yuvaları engin ovalara, dağlara, çevre adalara kendi soyadlarını veren ve parsellere bölen İngilizlerin torunları olarak, karaya ilk çıkıştan bu zamana geçen iki yüz elli yıllık modern tarihe baktıklarında hep göç ve nüfus artışı görülüyor. Kaptan Cook sonrası ceza sürgünleri, hukuk dışı çevirdiği arazide koyun yetiştirmeye gelenler, altın madenlerine hücum, derken Avrupa’daki dünya savaşlarının bunalımından kaçarak yeni bir hayat kurmak istediği için göçenler. Bununla birlikte yine aynı modern tarih, yerleşimcilerin birleşip 1901’de Avustralya’yı hem Britanya’ya bağlı hem de ayrı bir federe devlet haline getirmesiyle, kıtadaki Avrupa nüfusunun 1500’den 4 milyona çıktığını buna karşın yerli nüfusun yüz elli bine düştüğünü de açıkça gösteriyor.

Okullarda anlatılan tarihe göre, 19.Yüzyılda sınıf ayrılıklarıyla birlikte işçi sınıfının mensupları daha anlamlı, yeni bir hayat arayışıyla İngiltere ve İskoçya kıyılarından yola çıkarak gelmişler. Ataların karaya ayak basışıyla ve kara parçasının anglo sakson hukuk sistemiyle yönetilmesiyle birlikte Avustralya’ya huzur ve zenginlik gelmiş. Bununla birlikte özel mülkiyet, kömür madenciliği, koyun çiftlikleri, gül bahçeleri, geniş yeşil çim alanlar ve sessizliğin keyfi kavramları da.

Avustralya’nın atalar tarafından alınarak, torunlara özgürlükleri için verilmesi sürecinde, sahil cenneti Warringah önemli bir yere sahip. 1922’de Yeni Güney Galler Eyaleti’nde Sydney’deki bu politik bölge, Avustralya Seçim Bölgesi olarak ayrılmış, o zamandan günümüze genellikle Liberal Parti temsilcileri tarafından yönetiliyor. Yani kararların kollektif topluluklar yerine bireyler tarafından alınması, serbest pazar, hareket özgürlüğü, özel mülkiyetçilik, ticaret ve açık rekabet kavramlarını destekleyen ekonomik liberalizm değerleri teşvik ediliyor.
Bu da sessizliğin keyfini sürmekle çatışma içinde bir yönetim şekli. Aslında sadece Avrupa Avustralya’sının değil, kapitalist devletlerde yaşayan tüm insanların çelişkisi. Büyümek ve daha fazlasına sahip olmak için dışa açılmak gerekliliği, dışa açılınca sahip olduklarının, gücün, elinden gidebileceği korkusu belki de. Ben nasıl aldıysam, ya aynı şekilde benim elimden de alınırsa? Bu düşünce yapısının yansımasını bugün ikili bireysel ilişkilerde görmek mümkün.

Dünyanın bir yerleri fakirleşirken diğer ülkelerin zenginleşmesi ve aradaki uçurumun gün geçtikçe artışı, başka sorunları da beraberinde getiriyor.
Örneğin Melbourne ve Sydney’e sadece iç bölgelerden liberal ekonomik dengeler sonucu değişen yaşam koşullarını iyileştirmek ya da okyanus manzaralı fahiş fiyatları bulan evleri satın almanın hayalini kuran Avustralyalılar ve ülkede kalmasına vizeyle izin verilen yabancılar gelmiyor. Özellikle göçmen kaçakçılarının, gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerden teknelerde getirdiği sığınmacılar da geliyor.
Altı yıl önce, Abbott hükümeti zamanında 2013’te, “Egemenlik Sınırları Operasyonu” adı altında, sınırlara deniz yoluyla izinsiz yaklaşan herkesin nereden geldilerse oraya dönmelerini öngören kanun devreye sokuldu. Ancak bu politika sınırdan geçişi engellemek ve nüfus artışını sınırlamaktan ziyade teşvik etmesi niyetini içeriyordu, tabii sadece egemen devletin onayladığına, yani kimin ne şartlarda gireceğinin kurallarına uygun olarak.
Bunun yanında Avustralya, her yıl Birleşmiş Milletler UNHCR üzerinden insani yardım amacıyla gelen mülteciler için on bir bin kişilik kota ayırıyor.
Bu kotaya dahil olmanın şartı, mültecilerin Avustralya sınırları dışında işlemlerinin tamamlanmış olması ve ülkeye uçakla getirilmiş olmaları. Yani ülkeye başka tip vizeyle gelip burada kalmak için sığınma hakkı arayanlar bu kotadan yararlanamıyor.
Ayrıca nereden geldiği, kara sularına nasıl vardığı belli olmadan gelip korunma hakkı isteyen sığınmacıların durumu var.

Kısaca Avustralya her yıl sınırı geçen milyonlarca insana izin veriyor, kalış sürelerini uzatıyor ve bunu da tek bir sebeple yapıyor: kapitalist düzenin devam ettirilmesi için. Bu da ilgili politikanın resmi belgelerinde, gayri safi milli hasılanın, insan sermayesinin ve üretimin artması amacına vurgu yapılarak açıkça dile getiriliyor. Avustralya her yıl, bu sebeple, daimi oturum ve sonra vatandaşlık hakkı alan 180.000 kişi kabul ediyor. Bunun yanında korunma hakkı isteyen sığınmacıları, sadece sınırlar dışında vize işlemlerinden geçme ve uçakla gelme şartıyla kabul ediyor. Bunun dışındaki gelişler izinsiz kapsamında sayılıyor. Çok kültürlü kapitalist ekonomi, çeşitlilik ve katılımı destekliyor ancak bedeli de oluyor.
Örneğin açlıktan, savaştan kaçan ve daha iyi yaşam şartları arayanlar eğer mülteci sıfatıyla gelmiyorlarsa ve belgeleri yoksa tekinsizlik içinde, terk edilmiş olarak bırakılıyorlar ve bu kitlenin de nüfusu ne yazık ki dünyanın bugün geldiği noktada gün geçtikçe artıyor.

Kimi tartışmalara göre, Egemenlik Sınırları Operasyonu, ondokuzuncu yüzyılda İngiltere’den gelerek egemenlik ilan edenlerden ya da yirminci yüzyılın ilk yedi yılında ırkçı Beyaz Avustralya Politikası’ndan daha fazla otorite ve hükmetme içeriyor. Üçte birlik kesim, gemiyle ve izinsiz kıtaya gelenler şimdi izinsiz ve tekneyle gelenleri almıyor mu diye adalet arayışına girerken, üçte ikilik kesim ise politikayı desteklemekte. Şu anda Nauru ve Manus adalarında toplama kamplarında tutulan sığınmacılar da katı politikanın insanların gelişini azalttığının ancak durdurmadığının göstergesi.
Sıradan Avustralyalılar, bu sürgün adalarından gelen haberleri dinliyor, okuyor ve konu hakkında sosyal medyada yorum yapıyor. Behrooz Boochani, altı yıl önce Christmas adasına botla getirilerek oradan görevlilerce sınırdan geçmesine izin verilmeyerek Manus adasına gönderilen bir sığınmacı yazar. WhatsApp üzerinden yazdığı ve tutukların yaşadıklarını anlattığı “No Friend But the Mountains” (Dağlardan Başka Dostumuz Yok) romanı, Victorian Premier edebiyat ödülünü aldı. 31 Ocak 2019’da ödülünü kabul sırasında yaptığı konuşmasında, yaşadıklarına, sistemin insanları sayılardan, düzene yedek parça ve sermayeden ibaret görmesine atıfta bulunarak “Sözcüklerin gücüne ve onların insanlık dışı sistemleri ve yapıları değiştirebileceğine inanıyorum,” dedi. Roman, Picador Australia yayınevi tarafından yayımlandı.

Aslında sınır güvenliği ve söz konusu politika, Avustralya’da, uzun ve birbirinin içine geçmiş süreçlerden oluşup, insani durumlar veya insanların haklarından bağımsız, kendi normları ve kültürü olan ve sadece sınır güvenliğine yönelik yaptırımlar olarak değerlendiriliyor. Home Office, İç işleri şemsiyesi altında gümrük, göç dairesi, federal polis, ticaret, milli güvenlik, siber güvenlik, afet yönetimi gibi birçok farklı tarihçe ve kurumsal kültüre sahip kurumun birleşmesiyle meydana gelmiş bir yapı ve bu kurumlardan bazıları insani değerleri ön planda tutarken bazıları da sadece sistemin sorunsuz devamıyla ilgilenmekte. Dolayısıyla burada temelde, farkında olsak da olmasak da aslında hayatımızın her alanında, bir insan olarak davranışımızı ve seçimlerimizi etkileyen, etik boyut söz konusu. Globalleşen dünyada yaşanan sorunları açık seçik ortaya koyarken ve insanla ilgili konuları irdelerken, özellikle Avustralya gibi çok kültürlü toplumlarda, bu felsefi boyutu da hatırlamakta yarar var.

Göçmenler de artık bu toplumun mimarlarından sayılıyor. Devlet ya da özelde çeşitli mesleklerde çalışırken, geldikleri ülkelerinden getirdikleri, geleneksel inanç ve değerlerinin ters düştüğü kırılmalar olacak, duygusal olarak zorlanacaklar. Ekonomiye katkı yaparken bir yandan da anlamlı bir hizmet yapma peşinde olanların, farkında oldukları, algıladıkları ve gözlemledikleri, büyük resmi görmeyen ve geniş çerçeveyi çizmeyenlerden elbet farklı olacak. Kafasını kuma sokarak yoluna devam edenle sokmayanın yaratacağı gelecek farklı olacak. Göçmen, bir yerde yaşamını kendi özgür iradesiyle yeniden yapılandırma şansı verilmiş demek belki de. Empoze edilmiş fikirlerden vazgeçip kendi istemiyle kabullendiği fikirleri yaşamasında. Ancak burada yukarıda bahsi geçen atalarla ortak bir eğilime dikkat çekmek gerek. Neden -göçmen ya da yerleşik farketmez, sistemi yaratan ve sürdüren insanlar olarak- kendimize hak gördüklerimizi ve çocuklarımız için talep ettiklerimizi, aynı sıradan haklardan yararlanmak isteyenlerle paylaşmakta zorlanıyoruz? Sessizliğin keyfini sürerken, başkalarının başlarına gelenlerin, bizim başımıza gelmeyeceğini düşündüğümüzden mi, yoksa elimden, tıpkı benim aldığım gibi alabilirler diye korktuğumuzdan mı? Aslında hepimiz aynı gemideyiz, geleceğe doğru gidiyoruz. Açgözlülüğün yerine cömertlik, korkuları tartışacak cesaret, hakkın teslim edilmesi ve gerçeğe saygı isteyerek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here