İki Dünya, Bir Bakış: SESLER

1
198

Ve nihayet uzun süren, iki aktarmalı uçuşumuz güvenli bir iniş ile sonlanmıştı. Bundan sonrası standart; uçaktan in, kontrollerden geç, bavullarını büyük bir yığın ile gelen bavul bandından bul ve al, biraz döviz bozdur en kazığından, kapıdan artık çıkmak üzereyken, görevliye tebessüm et ve “hey taksi!” demeden önce derin bir nefes al ve dinle…

Tanıdık bir uğultu. Kalabalığın sesi. İşte buradayım, memleketimdeyim, memleketimin, İstanbul’umun sesi bu.

Hoş geldim ben, hoş geldik biz.

Hele şükür tüm bavulları bir taksiye sığdırabildik. Şansımıza muhabbet sever bir taksici arkadaş düşmüş, yurtdışında yaşadığımızı öğrenince, muhabbet onun cephesinden devam etmekte. Bitmek bilmeyen sorular, sorular… Ön koltukta eşim, taksici arkadaş ile zorunlu derin bir muhabbette.

Hayat pahalıymış, ev geçim derdinden ek işiymiş taksicilik. Bir yandan çocukların okulları, karısının bitmek bilmeyen dırdırı… “Nasıl gideriz biz de yurtdışına abi ?” soruları. Herkeste bir kaçmak sevdası. Sanki yurtdışında hayat “el bebek, gül bebek”. Gülümsüyorum bir yandan memleketimin binalarla yoğunlaşmış silüetini izlerken, kulağım da bu hoş sohbet taksici arkadaşta.

SESLER, SESLER, SESLER… Önce kalabalığın sesiyle adım attığımız şehrimizde, ana ocağına doğru süzülerek giderken taksicinin sesi, soruları, samimiyeti bana keyif veriyor. Çünkü benden biri O, ve ben bu sese aşinayım.. Bu ses benim dilimi konuşuyor ve o ses samimi…

Trafik hiç biter mi İstanbul’da. Vızır vızır; ama akıyor, herkes rallici olmuş. Yol önceliği falan filan kimin umrunda, soktun mu arabanın burnunu trafiğe, işte yol senin. Yüreğimin ağzımda atan sesi ile sarılıyorum arabanın kemerine. Ne olur, ne olmaz, al kendini güvene.

Taksi sonunda kapımızda, Yaşasın! Evimizdeyiz. Mutluluğun sesi var mıdır acaba? Evet var… O ses annemin sesi, babamın sesi… Cıvıl cıvıl, insanın içini sımsıcacık yapan mutluluğun sesi.

Yurtdışında yaşayınca insan özlemlerle yoğunlaşıyor… “Memlekete gidince…. “ diye başlayan cümlelerimiz  “onu da yiyeceğim, bunu da göreceğim, şuraya da gideceğim, bunu da alacağım…. “ şeklinde devam ediyor. Ben de yapıyorum elbet bu programları, uyguluyorum da. Özellikle özlediğim lezzetleri yemeyi, içmeyi, görmeyi, almayı. Ama özlediklerimin arasında SESLER de var, tıpkı TADLAR gibi tıpkı KOKULAR gibi.

Bu konuda bana katılırsınız, ya da katılmazsınız bilemem ama ben EZAN sesini de çok özlüyorum. Ezan sesinin bana verdiği manevi huzur, yurdumda duymak istediğim olmazsa olmaz seslerden. Zaman içerisinde, yaşadıkça kulağının alıştığı ve bu nedenle bazen duymadığın ya da farkına varmadığın sesleri, sanırım biz gurbetlikler daha farklı bir şekilde algılıyor ve duyunca keyif alıyoruz, diye düşünüyorum.

Ya güzelim İstanbul’un boğazından Avrupa ve Anadolu yakasını birbirine kavuşturan o vapurların güçlü sesleri… “Hadi kalkıyor, koşun çocuklar yetişelim vapura” Ellerimizde simitlerimiz ile biniyoruz vapura, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçebilmek için. Beşiktaş, Kabataş, Karaköy, Eminönü ya da Haliç, artık hangi cennete gitmek istersen; ister Üsküdar’dan bin, ister Kadıköy’den vapurlara.

Vapurun motoru çalıştı, hava harika, içeride oturmak niye, hadi terasına çıkalım vapurun. Ellerimizde yarım ısırılmış simitlerimizi martılar ile paylaşalım. Ne kadar da keyifli izlemek, martıların üzerimizden kanat çırpınışlarını… Duyuyorsun değil mi kanat seslerini? Ya bir parça simit parçası için birbirlerine çığrışlarını ? Vapur hızla yolunu alırken denizde, duyuverdin mi arkada bıraktığı dalga seslerini?

Bazen insan, hele bir de gurbetlik ise bazı sesleri duymayı da özlüyor.

Özellikle mahalle aralarından geçen seyyar satıcıların, bozacıların, mısırcıların, simitçilerin sesleri… Hala hatırlar mısınız çocukluğunuzdan kalmış o sesi “eskiler alırım, eskiler… Eskici…..”

Bina yoğunluğuna rağmen, henüz dokunulamamış bazı mahallelerde kalmış bu mazi kokan SESLER, ve bu seslerin bize yaşattıkları, anımsattıkları, hissettirdikleri, sanırım anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalır.

Yaşadığımız her gün binlerce, yüzbinlerce sesler duyuyoruz. Duyuyoruz, ancak çoğunun farkında bile değiliz. Ama bazı sesler, insana “işte bu” dedirtiyor ve o ses ile alıyor başını gidiyorsun geçmişe… Mesela hemen hemen her ülkede sokak çalgıcıları var. Her ülkenin kendine has kültürünün renkleri, olmazsa olmazları onlar… Hafif kararmaya başlamışken hava, İstiklal’de (İstiklal Caddesi, Taksim) yürüyoruz çocuklarla. Tatildeyiz ya, her mağaza, her dükkan, her turistik eşyalar için durup bakınıyoruz. Caddede sağlı sollu lokantalarda, dükkanlarda müşteri kapmak için seslenen görevlileri kibarca reddedip, yürüyoruz. Benim için fazla bir değişiklik yok, aşinayım bu ortama, ama çocuklarım için yeni. Onlar bir şeyleri keşfetmenin heyecanını yaşıyorlarken, kulağımıza hoş bir darbuka sesi geliyor. Sesin geldiği yöne çekiyor ayaklarımız bizi. İnceden de bir oğlan sesi, yanık yanık bir türkü tutturmuş, hem darbukaya vuruyor hem de söylüyor. Önünde de bir minik kutu, atıverelim birkaç kuruş bozukluk diye. Kalabalığın sesinde, darbukasıyla ortamın sesine, ses katıyor ve biz de biraz izleyip o çocuğu, yolumuza devam ediyoruz.

Hava kararmış, evimize varmak üzeriyiz, sokak aralarında solgun ışık veren lambaların altında iki kedicik bize bakarak miyavlıyor. Aklıma yaşadığım yer, Melbourne geliyor. Sokaklarda göremezsin böyle başıboş gezen kedicikleri, duyamazsın da seslerini. Özlemlerimin içine kedi seslerini de katarak, yorgun adımlarla basamakları çıkıyoruz. Yorulmuşuz. Evimize varıyoruz. Patır kütür seslerimize açıyor kapıyı annem ve “hoşgeldiniz” sesi ile içeri giriyoruz.

***

İnsanoğluyuz, yeri geliyor sesi özlüyoruz, yeri geliyor sessizliği. Yaşadığımız yer Avustralya, Melbourne‘de hayat çok dingin, sakin, SESSİZ. Evet bu ülkenin de kendine has SESleri var elbet ama o sesler benim için daha çok yeni ve bana henüz bir yaşanmışlığın verdiği özlemleri pek hissettirmiyor.  Sanırım daha zamanımız var.

***

Ama haksızlık etmemek lazım hayata,

Serin bir rüzgar esiyor, arka bahçemdeyim,

Bir yanımda çayım, keyfim yerinde,

Neredeyse yazımı tamamlamak üzereyim.

Kuşlar cilveleşiyor,

Kuş seslerinin verdiği haz da bir başka.  

Ve tanıdık bir melodi geliyor kulağıma,

Ice-cream truck bu (Dondurma satan mini araba)

İçeriden çocuklarım koşarak geliyor yanıma.

Yüzlerinde muzurca bir bakış..

Anlıyorum tabi, birkaç kuruş istendiğini,

Bir külah sokak dondurması için…

Hayır demiyorum elbette…

Bu SES (melodi) de onların anılarında yer alsın diye.

Sevgiyle ve hoşlukla kalın.

Nazlı Çalşimşek
Melbourne, Victoria

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here