Nazlı Çalşimşek

İki Dünya, Bir Bakış: GİTMEK Mİ, KALMAK MI?

Yıllar önce çalıştığım şirkette çok sevdiğim müdürlerimden birisi ; “5 yıl içinde başka bir iş ya da şirkete kapağı atamazsan, kaldığın şirkette emekliliğini bekler durursun” demişti. “Ne yapacaksan ilk beş yıl içerisinde karar alıp, yapacaksın!”.

İş hayatımda bazı fırsatlar çıktı karşıma zamanında, ama ürktüm, bırakamadım, arkamda kalanları düşündüm, ayrılamadım ve yıllarca aynı şirkette, aynı departmanda kademeler ala ala ilerledim, ta ki Avustralya fikri kafama yer edene kadar.

Sonrasını zaten biliyorsunuz, geçen yazımda belirtmiştim. İşte Avustralya yaşantım için de aynı durum geçerli oldu ve şu “5 yıl meselesini” ikinci defa test edip onaylamış oldum. İlk 5 yılda ülkeme geri dönemedim ya, artık bu ülkede emekliliğimi bekler dururum.

Avustralya Melbourne’deki yaşantımda bir sürü insan tanıdım, çoğu benden yaşça büyük ağabeyler, ablalar, teyzeler, amcalar idi. Onların memlekete dönüş hikayelerini dinledim, ve maalesef yapamayıp, tekrar Avustralya’ya dönüş hikayelerini de. Hatta eşimin ailesi bile iki defa Türkiye macerası yapıp, kürkçü dükkanına geri dönmüşler. Hem manen hem de madden çöküş. Tabi herkesin hikayesi bu şekilde olmayabilir, ben çevremdekilerin yalancısıyım. Ama bazı şeyler tecrübe ile sabittir, ben de buna inananlardanım.

Göz açıp kapayana kadar 10 yıl gecince bir ülkede, bir de çocuklar var ise, tabi ki düşünülmesi gereken öncelik, çocuklar oluyor. Onların eğitimleri, adaptasyonları önem kazanıyor. Sanırım birçok gurbetçi ile aynı ortak duyguda buluşuyoruz. Her ne kadar birçok evde çocuklarımız Türkçe konuşup, anlayabilseler de, haftasonları Türkçe okullarında eğitim alsalar da, bulundukları ülke ile gidecekleri ülke arasındaki eğitim sistemindeki farklılıklar, çevre ve toplumsal değişiklikler, her çocuğun gidilecek ülkeye uyum sağlayıp sağlayamayacağı gibi önemli unsurlar göz önüne alınınca, memlekete dönmektense, çocuklar mutlu olsun, ben hasrete razıyım tercih edilebiliyor.

Diğer bir yandan, dönüp kendine baktığında da; geride bıraktığın hayat seni aynı şekilde beklemiyor. Bunu da hesaba katınca, içinde biriken gel gitler ile iki dünya arasında bir hayat sıkışıp kalıyorsun.

Gitsen, gidemezsin… Kalsan, kalamazsın…

Bundan tam 50 yıl önce bir umut için memleketlerini, ailelerini bırakıp, bir bilinmeze yol alan gurbetlikler; Avustralya’ya bir ev parası ve  kendilerine iş kurabilecek kadar para biriktirmek için geldiler. Yüzdeye vurduğunda, çoğu gurbetçi memlekete geri dönemedi, yüreği yarım, bu ülkede kök saldı, kaldı.

50 yıl önce gelenler çok sıkıntı da çektiler, hasret de. Haberleşme sadece mektup ve birkaç günde bağlatılan telefon görüşlemeleri ile gerçekleşiyordu, o da bir kaç dakikacık. Bu arada ha deyince de memlekete gidilemiyordu, zaten şu dönemde bile bize pahalı gelen uçak biletleri, Allah bilir o dönemlerde de ne kadar pahalıydı?

Her halde insana en acı vereni de, memleketten gelen kara haberlerdi. O yıllarda haber ağları bu kadar hızlı olmadığı için, gecikmeli gelen acı haberler, muhakkak kursakta lokma bırakıyordu. Ne acı habere kederlenmek, ne mutlu habere sevinebilmek. Her duygu yarım, her yürek yaralı.

İster kendi arzun ile, ister zorunlu olarak göçmen ol, hepimizin ortak paydada buluştuğu tek nokta “kara haber!” Bu ülkeye göçmen olarak gelirken, tek ricam olmuştu ailemden, “Lütfen benden hiçbir şeyi saklamayın, acı da olsa söyleyin, haber verin.!” Gurbetliğin en acımasız gerçeği!

“Anneanneni kaybettik! …, halanı kaybettik! …, enişten çok hasta…,  babaannen komada…, babaanneni kaybettik! , amcan çok hasta… , başın sağolsun onu da kaybettik!”

Çoğunun haberini mesaj ile aldım. Haberin ne zaman geldiğinin önemi yoktur artık, çünkü artık “O” yoktur ve “SEN” orada değilsindir. Boğazım düğümlenir, göz pınarlarım donar bir müddet, çığlık atmak, haykıra haykıra ağlamak isterim ses yok, sadece bir sızı, kalbimden geliyor… Kalbim acıyor, kalbim yanıyor, cayır cayır… Canım çok acıyor!

Hayat işte! Allah kimseye yaşatmasın diye bir dilek dilemek anlamsız. Ama insanın en zoruna giden de, uzakta hem de çok uzakta olmak, gidememek. İşte bu ülkede anladım, son vazifeyi yapmanın da ne kadar değerli olduğunu.

Açıkcası her insanın bir yurtdışı deneyimi yaşamasından yanayım. Yurtdışında yaşanılacak ülkelerin başında Avustralya ilk sıralarda. Çok kültürlü bir toplumuz ve içiçe , huzur içinde yaşayabiliyoruz. Her toplum, kurallar çerçevesinde, huzuru bozmamak kaydıyla, özgürce dinini de, dilini de, gelenek göreneklerini de yaşayabiliyor ve de  yaşatabiliyor. Çevreye duyarlı bir ülke, havası temiz, yeşil alanları bol ve her daim kuş sesleri duyabilmek mümkün. Bunlar da yoğun şehir hayatı yaşamış insanlar için çok tercih edilen kriterlerden.

Dili öğrenmek ve/veya geliştirmek için okullar mevcut, her yaşa göre çalışma olanakları da var. Bu pencereden bakınca, ”tebdili mekanda ferahlık vardır” sözü bana çok uygun gelmişti ve böylece Avustralya maceram başlamış oldu.

Bundan kırk-elli yıl öncesinde yurtdışına göçmek, bir zorunluluk iken, son yıllarda ise yurtdışında yaşayabilmek kişisel tercihlerden oluşmakta. Kendimden örnek vermek gerekirse; bu kıtaya geliş amacım bir zorunluluk yada bir arayış değildi. Yılları bir plazada geçirmekten bıkıp, isyan eden ve bir maceraya yelken açmaya hazır, eğitimli, istediği zaman ülkesine dönebilecek gücü olan ve hali hazırda Avustralya pasaportu imkanı olan bir kişi olarak geldim. Gitmeyeni dövüyorlar dediler geldim işte , sizin anlayacağınız.

Genel olarak baktığımda, yurtdışı deneyimi bana çok iyi geldi, farklı açılardan dünyaya bakmama imkanlar sundu, ve en önemlisi kendimi keşfetmeme vesile oldu. Bunun için evrene teşekkür borçluyum. (Geçen yazıma bir gönderme, okumuş muydunuz?)

Yaşadıklarımız kendi tercihlerimiz olabilir ya da olmayabilir. İnanıyorum ki, bulunduğumuz ortamı  huzurlu, keyifli ve de yaşanılabilir hale getirebilecek o sihirli anahtar hepimizin elinde. Yeter ki açmasını bilelim. İki dünya bir bakış kaldığı yerden devam edecek.

Sevgi ve hoşluk ile kalın,
Nazlı Çalşimşek – Melbourne

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu