İki Dünya, Bir Bakış: ÇANAKKALE İÇİNDE…

0
196
Çanakkale içinde aynalı çarşı,
Ana ben gidiyorum düşmana karşı,

Offffff, gençliğim eyvah!

Bazı türküler vardır, dinlerken de söylerken de insanı yüreğinden deler geçer. Benim en sevdiğim, söylerken de çok duygulandığım, tüylerimin diken diken olduğu türküdür Çanakkale Türküsü. Özellikle “Çanakkale içinde bir kırık testi, analar babalar ümidi kesti!” bölümü. Boğazımda tükürüğüm tıkanır kalır, yutkunamam…

Çok büyük kayıpların verildiği, Atatürk’ün de “bir üniversiteyi buraya gömdüm” dediği bir savaştır. Ana ve babaların yavrularını, bile bile ölüme gönderdikleri yerdir Çanakkale. Çanakkale Savaşı ve verilen büyük kayıplar Avustralya için de çok önemlidir. Avustralya’da yaşamaya başlayınca Çanakkale Savaşı’nın, hem Türkler açısından hem de ANZAC’lar açısından ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Yıllar önce, daha kafamın köşesinde bile yokken Avustralya macerası, eşim ve iki arkadaşımız ile Çanakkale’ye tam da 23 Nisan haftası 25 Nisan Anzac törenleri için gitmek kısmet olmuştu. O döneme kadar pek de önemini kavrayamadığım ANZAC törenine katılmak, (maalesef uykumuza yenik düştüğümüz için şafak ayinine katılamamıştık) anlamadığım halde Avustralya’dan gelen ekibin törende İngilizce konuşmalarını dinlemek, protokole kadar ilerleyip, orada görevli polis ve askerlere “abi idare ediver, hemşeriyiz şunun şurasında” demek, ve en yakından fotoğraflar çekmek, bir sürü yabancı insanla aynı ortamı solumak ve tören bitiminde de bir gazi ile bana anı kalsın diye fotoğraf çektirmek,unutamadıklarım arasındadır.

Bu sene Türkiye tatilimizi ayarlarken, madem kış mevsimine denk getiriyoruz, bari biraz da memleketimizi gezelim görelim diye düşündük. İlk görülecek yer olarak da Çanakkale’yi seçtik. Avustralya’da yaşayan Türkler olarak, çocuklarımızın böyle bir imkanları varken, şehitlikleri (hem Türklerin, hem de ANZAC’ların) görmesini, o atmosferi hissetmelerini istedik. 3 gün geçirmeyi planladığımız mini gezimizde programımız; şehitlikleri ziyaret etmek, Loan Pine  Anzac Koyu ve Conk Bayırını görmek, son olarak da Truva’ya gitmekti.

Öğle saatlerinde Çanakkale merkezine vardık. Hava gerçekten çok soğuk idi, ayaz mı ayaz. Ufak bir şehir turu yapmaya karar verdik ve sahilde boylu boyunca yatan Nusret mayın gemisini gördük. Neden olmasın, dedik ve hemen sahilde bulunan Çanakkale Deniz Müzesi Komutanlığı’na gittik. Bu ortam çocuklar için hem merak uyandırıcı hem de keyif vericiydi. (Bu arada müze girişlerinin 18 yaş altı için ücretsiz olduğunu da belirtmek isterim.) Savaşta kullanılan toplar, tüfekler, mermiler, müzenin içerisinde o dönemi yansıtan canlandırmalar, ve ayrıca tıpatıp aynısının yapıldığı Nusret mayın gemisindeki program, bence görülmesi gerekenler arasındaydı. Farkında olmadan ayaklarımız bizi o müzeye götürmüştü ve ne de iyi olmuştu.

Otelimiz tam da merkezdeydi. Müzeyi gezdikten sonra biraz kordonda yürüdük. Soğuktan yanaklarımız alı al, moru mor olmuştu. Balıkçılar, tuttukları canlı canlı balıkları satma derdindeydi. Marina da sıra sıra yatlar, ve karşımızda enfes bir deniz manzarası. Fotoğraf makinam taramalı tüfek misali, her değişik manzarayı kadrajına almaktaydı. Ve Truva atını gördük. İhtişamı ile bize bakmaktaydı. Heybetli bir at, Truva atı. Birebir boyutları ile Truva filmi için yapılan bu maket, daha sonra Türkiye’ye hediye edilmiş ve ziyaretçilerin görebilmesi için de şehir merkezine getirtilmişti.

Çanakkale’de ikinci günümüzü tur ile gerçekleştirdik. Kış mevsimi, bize avantaj oldu. Çünkü tura katılım çok olmadığı için 10-12 kişilik topluluklar ile şehitlik turları düzenleniyordu. Tur işi biraz şans işidir, işinin ehli, iyi bir rehberle yola çıktın mı, günün nasıl geçtiğini anlamazsın bile. Eh araçta konforlu ise, daha ne ister turist, değil mi ama? Bizim rehberimiz de emekli bir astsubay olan Alâeddin Bey idi. Hem mesleki açıdan hem de tarih bilgisi ile turu bize çok keyifli ve de anlamlı bir hale getirdi. Anlattığı gerçek hikayeler ile de bizlere duygusal anlar yaşattı. Bir çoğunu bildiğim gerçek hikayeleri, tekrar onun anlatımı ile dinlerken çoğu zaman doluverdi gözlerim. Belki henüz yaşları küçük olan çocuklarım benim gibi duygulanmadılar ama en azından ne amaçla orada olduğumuzu öğrendiler, gördüler, bildiler. Turumuzun bir diğer keyifli kısmı da Eceabat’ta yediğimiz leziz köfteler idi. Tarihe doyarken midelerimizi de şenlendirmeyi unutmamıştık.

Çanakkale’de son günümüzü aslında şehirde gezerek mi değerlendirsek diye düşündük önceleri. Ne de olsa Truva atını şehir merkezinde görmüştük. Sonra tekrar fikrimizi değiştirip Troy, yani Truva’ya gitmeye karar verdik. Ama tur ile gitmek için geç kalmıştık, kendi başımıza gidelim dedik. Meğer kış nedeni ile Truva’ya yani Tınazlı köyüne sadece  saat başı kalkan minibüsler varmış, biz de birkaç dakika ile kaçırmışız. Karar vermişiz bir kere ne yapalım, taksi ile gidelim dedik. Bizi oraya götüren taksici arkadaş yılların verdiği deneyim ile bize rehberlik yapıp, şehrin gezilip görülecek yerlerini de tanıtıverdi. Yeni ve ihtişamlı bir müzenin inşa edildiğini ve mutlaka gidilip görülmesi gerektiğini söyledi. (Bu arada Truva ile müze arasında yaklaşık 500 metre uzaklık olduğu, vasıta olmadığı için oraya sadece yürüyerek gidilebildiği bilgisini aldık) Hava soğuk mu soğuk, ve etrafta başıboş gezen köpekler… Ama o kadar kararlıyız ki, her engele rağmen yeni yapılan 4 katlı müzeye de gittik, her metrekaresine kadar gezdik. Sonra da yine yürüyerek o ayazda, Truva’ya gidip atın etrafında eğlenceli fotoğraflar çektirdik. O sırada büyük bir tur grubu ile gelen uzak doğulu turistler ile Truva’yı baştan aşağı gezdik durduk. Yine çok güzel, anlamlı ve de keyifli bir gün geçirmiştik. Anılarımıza yeni anılar katarak, üç günlük gezimizi sonlandırdık.

Çanakkale küçük bir şehir, ama tarihi ile kocaman bir şehir. İyi ki gittim dediğim yerlerden. Bu vatanın hiç de kolay kazanılmadığını anlamak için yolunuzu bir gün mutlaka Çanakkale’den geçirin derim

Sevgiyle ve hoşluk ile kalın.

Nazlı Çalşimşek
Türkiye

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here