“Gerçekten yarın ölüp gitsem çok umrumda olmaz.”

4
879

Bu kez röportaj konuğum hem beyaz yakalı bir çalışan hem çok duygusal; hem hayatı doya doya yaşayan hem çok da yaşama heveslisi olmayan; hem şiir yazan hem de kendini şair görmeyen; hem yalnız hem kalabalıklarda koşmayı çok seven, Pasifik’teki bir ıssız adam, Oktay Tilkili.


Oktay merhaba, okuyucularımız için kendini tanıtır mısın lütfen?

Merhaba, tanıtmak deyince herkes yaşından, okulundan, eğitiminden herkesin kolayca ulaşabileceği bilgilerden başlar ama bizi biz yapan bunlar değildir ki. Nasıl bir insanız? Kimiz? Neyi sever, neden nefret ederiz? Ne hisseder, neye güler, neye ağlarız? Ve aslında gerçekten kendimizi tanıyormuyuz ki başkalarına da tanıtalım. Ama yine de bildiğim kadarıyla ben hemen kendimi tanıtayım. Çok sevdiğim Latince bir cümle vardır. Tam da bu konuyu anlatır. Hatta unutmayayım diye koluma bunu dövme olarak yazdırdım. “Nosce te ipsum” yani “kendini bil.” Biz kendimizi ne kadar biliyoruz? Her gün aynada gördüğün o kişiyi ne kadar tanıyorsun? Lütfen bu soruyu sorar mısın? Cevabını bana değil kendine dürüstçe ver lütfen.

Ben kendimi bildim bileli tam bir hayalperestim. Enerjim hep yüksek. Eğlenceliyim. Açık sözlüyüm. Tez canlıyım. Girişkenim. Herkesi kendim gibi bilirim. Saf değilim ama çabuk güvenirim. Aslan burcuyum. Biraz da zamparaydım. Sonuncusunda neden –di li geçmiş zaman eki kullandığıma daha sonra değineceğim.

32 yaşındayım ve beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Kısaca açmak gerekirse satışçıyım. Hayatımı başkalarının ürünlerini satarak kazanıyorum. Elektronik endüstrisindeyim ancak her şeyi satabilirim. İş teklifi etmek isterseniz Linkedin’den ekleyin lütfen. Koşmayı severim. Melbourne’da da şuan hem seninle röportaj için hem de Melbourne Maratonu için bulunuyorum. Yarı maraton (21K) favori mesafemdir. Bu katıldığım üçüncü Melbourne maratonum olacak.

Avustralya nasıl girdi hayatına? Neden buradasın?

Bir akşam İstanbul boğazda denize sıfır bir mekanda fermante üzüm suyu eşliğinde yemeğimi yiyordum. Masada benimle olan arkadaşımın ısrarı üzerine içkilerimizi hızlı bitirip eve geçmek için yola koyulduk. Arabayı alıp daha 500 metre bile gitmeden polis çevirmesine takıldık. 0.051 promil ile ehliyetim elimden 6 aylığına alındı. 0.050 promil ile alınmıyor, o 0.001 promil benim hayatımı değiştirdi ve ta Avustralya’ya sürükledi. Her ehliyetini kaptıran Avustralya’ya gelmiyor elbet ancak bu bir işaretti ve ben de 6 aylığına yeni bir ülke, yeni yerler keşfedip İstanbul’a geri dönerim diye yola koyuldum.

Zaten ehliyetim alınınca işe gitmem de sorun oldu. Daha gencim işten biraz uzaklaşayım ve işim için çok gerekli olan İngilizce’mi de ilerleteyim diye arayışlara girdim. Bu zorunlu altı ayı değerlendirmek istediğim için yurtdışı eğitim hizmetleri veren bir şirkete gittim. “Param bu, imkanım bu, altı ayım var beni İngilizce konuşulan bir ülkede bir dil okuluna yazdırın” dedim. Önce Amerika dediler ama Amerika’yı istemedim, İngiltere’yi de istemedim herkes oralara gidiyordu zaten. Sonra Kanada’yı önerdiler; aslında Kanada’yı düşünürdüm ama biraz araştırınca yedi sekiz ay yerden karın kalkmadığını, soğuk olduğunu öğrenince oradan da vazgeçtim, sonunda Avustralya Sydney dediler; Avustralya hakkında hiçbir bilgim yoktu daha doğrusu kanguru, zehirli yılan, örümcek dışında bir bilgim yoktu hatta Sydney’den başka bir şehrini bile bilmiyordum, uzaklığı ve havası beni cezbetti. Gitmişken en uzağa gideyim bari dedim ve kendimi Sydney’de buldum, sonrasında altı ay da yetmedi, başka bir okula girerek kalışımı uzattım.

İnsanlar tabi umutla geliyor buralara, beklentileri var bir şekilde sen umduğunu bulabildin mi?

7 yıl severek çalıştığım işimden ayrılıp bir bilinmezliğe 6 aylığına yelken açtım. Hissediyordum güzel şeyler olacaktı. Fark ettim ki 6 ay yeterli değil, gittiğime değmeyecek gel Oktay bunu bir sene yapalım dedim ama şuan 3 yılı devirdim. İyi günlerim de oldu çok kötü günlerim de. Birkaç kez kelimenin tam anlamıyla dibe vurdum ve “şimdi ne yapacaksın Oktay?” diye sordum kendime. Ama artık her şey yolunda gibi gözüküyor. Bu yolunda gözükme durumu insanın hayattan bekledikleriyle alakalı biraz tabi ve herkese göre değişiyor. Benim için yolunda çünkü sağlıklıyım, dünya tatlısı bir kızım var, severek çalıştığım bir işim var, sevdiğim birkaç arkadaşım var. Daha ne olsun…

Seni burada en çok etkileyen olumlu ya da olumsuz neler oldu? Neler gözüne çarptı?

Sydney harikaydı ve hala da harika. İlk 8 ay resmen kördüm. Gözüme hiç olumsuz bir şey çarpmıyordu. Sanki cennete gelmiştim. Sydney’i bilenler Surry Hills’in nerede olduğunu bilirler. O bölgede yaşıyordum. Burasını İstanbul Cihangir‘e benzetiyorum. Şehir merkezine üç beş adım ama şehrin karmaşasından uzak, sakin ve huzurlu. Ancak sonrasında ilk yılın bitimi ve ikinci yıla kadar tam bir hayalettim. Bu defa da hiç olumlu bir şey göremiyordum. İlk yılın tam tersi yani. Hatta her gün oturup  SWOT analizi yapıp Türkiye’ye dönmenin ne kadar mantıklı bir karar olduğunu kendime söyleyip duruyordum. Hatta çok güzel bir iş teklifi de almıştım. Hazır işim de varken, yurtdışı hayalimi de gerçekleştirmişken tam dönmek için karar aldığım sırada kader ağlarını ördü ve çok özel bir durum başıma geldi. Baba olacağımı öğrenmiştim. Tamamen plansız, programsız bir şekilde baba oldum. Bunun da adını 0.001 promil efekti koyuyorum. Bu 0.001 promil sayesinde Avustralya’ya geldim ve bu sayede burada baba oldum. Yani o kadar küçük bir ihtimaldi ve başıma geldi. Tam bir sürprizdi. Hayatımın sürprizi.

Hala bazen inanamıyorum ama 1,5 yaşında bir kızım var benim. Onun için kalmaya karar verdim. Kalmaya karar verdiğimde işsizdim. Çocuğumun doğduğu gün büyük bir firma tarafından işe alındığımı öğrendim. Hastanedeyken telefon geldi ve eğitime çağrıldım. Kız çocukları kesinlikle nasibi ile geliyor. Benim Avustralya hikayemin ikinci kısmı işte o zaman başladı.

Sen YouTube videoları da yapıyor Avustralya’daki yaşamı iyi ve kötü yönleriyle tanıtıyorsun, neden böyle bir şey yapma gereği duydun?

Ben YouTube’da ilk içeriğimi 2007 yani 12 yıl önce yaptım. O zamanlar kimse YouTube’u bilmezdi ben içerik üretiyordum. Hatta merak ederseniz YouTube’ta Oktay Tilkili yazıp bakabilirsiniz. Kullanıcı adı ve şifremi unuttuğum için o ilk videoları silmek istesem de silmeme izin vermiyor YouTube.

Bu fikir hep aklımda olan bir fikirdi ama gerçekten İstanbul’da inanılmaz yoğun bir hayatım vardı. Ayrıca İstanbul’dayken YouTube’a böyle videolar yapsaydım çok bilmiş çevrem benimle çok dalga geçerdi. Şuan da onların izlediğini düşünmüyorum. Hepsi değil ama bir kısmı diyelim. Beni izleyen kitle ayrı. Açıkçası öyle milyonlarca insan beni izlesin diye de yapmıyorum. Kendimi eğlendirmek için yapıyorum. En önemlisi de bu. Bir gün sıkılırsam da bırakırım. Boş oturmayı sevmiyorum. Sürekli bir şeylerle uğraşmayı severim. Avustralya’da ki hayatımda boş vaktim de oluyor. O yüzden kaptım elime kamerayı gittim Opera House’a ve bastım kayıt tuşuna. İşte karşınızda Oktay Tilkili ve kısa bir yürüyüşe çıkıyorum programı. 650 takipçi ve binlerce izleyici var. Kanalı açalı henüz 3 ay oldu.

Üç yıldır Avustralya’dasın, 50 yıldır burada olanlar Avustralya’yı tanıtmak için senin gösterdiğin çabayı göstermiyor, sence neden?

Açık konuşmak gerekirse çok fazla Türk çevrem yok. Türk tanıdıklarım da buralı değil, hepsi benim gibi sonradan gelen öğrenci ve genç profesyoneller. Bu nedenle çok bilemiyorum. Eğer öyle ise vardır bir sebepleri. Belki de zamanları yoktur. Bizler bir de daha şanslıyız çünkü iletişim çağındayız. Teknoloji ile hayatımızın erken zamanlarında tanıştık, onlar da böyle bir imkan da yoktu bu da bir etken olabilir.

Sen bir de “Pasifik’teki Issız Adam” adında bir kitap yazdın. Seni bunu yapmaya iten sebepler neydi? Burada çok mu gördün geçirdin? 

Ben kendimi bildim bileli yazarım. Çok küçük yaşlardan itibaren hem günlük, hem şiir, hem düzyazı denemelerim olmuştur. İçine kapanık bir çocukluk geçirdim. Bunu okuyan arkadaşlarım belki inanmazlar ama ben üniversitede girişken biri olmayı öğrendim. Öncesinde hep içine kapalı, sessiz sakin bir çocuktum. Okumayı severdim. Hatta evimde büyük bir kütüphanem vardır. Çok kitap okudum ve o içine kapanıklığı yendim. Kişisel gelişim kitapları işe yaradı. Girişken birisi olduktan sonra da o çocukluktan gelen alışkanlıklar eksilmedi benden ve yazmaya devam ettim. 500’den fazla şiirim vardır. Makale ve anılarım var. Bloglar yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını format atılan bilgisayarlar, çöken websiteleri yüzünden kaybettim malesef. Yine de kalanları Google’a adımı yazınca okuyabilirsiniz.

Ben aslında 2008 yılında “Sensizlik Bitecek mi? “ diye bir şiir kitabı çıkaracaktım ancak nasip olmadı. O girişimimin tam 11 sene sonrasında “Pasifikte’ki Issız Adam” ile bu hayalimi gerçekleştirdim.

Herkesin bir yaşanmışlığı vardır. Gelecek sene çıkacak kitabımdan spoiler (ipucu) vermek gerekirse, hayatımda başıma gelen ilginç anıları anlatacağım, ki gerçekten sıradan olmayan bir hayat yaşadım. Bakalım zaman daha neler gösterecek.

Bize yayınlanan bu şiir kitabından biraz bahseder misin?

Pasifikte’ki Issız Adam 112 sayfa ve içerisinde 95 tane şiir var. 4 sayfalık bir önsöz yazdım; ki orada bir çok şeye değiniyorum. Mesela biraz kendimden, biraz kitaptan, biraz hayattan, biraz nereden etkilendiğimden vs.  Önsözü okuyanlar gelecek sene çıkaracağım deneme kitabının da tadına bakmış olacaklar garanti veriyorum. Neden bunu söylüyorum çünkü anlatım dilim genellikle beğeniliyor. Ancak Pasifikte’ki Issız Adam bir şiir kitabı olduğu için doyumluk değil tadımlık olsun istedim o yüzden önsözü çok uzatmadım.

Hayatıma dokunan şeyleri yazdım, yazmaya da devam ediyorum. Çoğunu nerede, ne zaman yazdığımı hatırlıyorum. Hatta kime ve ne için yazıldığını da. Unuttuklarım da var. Bir çoğunun altında nerede ve hangi tarihte yazıldığı notu yer alıyor.  Okuyucuları etkileyen bölümlerden birisi orası. Onların da oralarda ona benzer anıları varsa gözlerinde canlanıyor ve okuyucu ile işte o an bağlantıyı kurmuş oluyorsun.

Şiirlerimde gerçek duygularımı detaylarına kadar saklamadan ve gizlemeden tüm çıplaklığıyla anlatıyorum. Hepsi ama hepsi gerçek.

Ayrıca ben çok kitap okuduğumdan bahsetmiştim. Okuduğum kitap sayısından çok daha fazla kitabı kitapçılarda inceledim. Boş zamanlarımda hep kitapçıları gezerim. Bazılarında saatlerce  oturur onlarca kitabı incelerim ve almadan çıkarım. Binlerce kitaba dokunmuşumdur. Bu nedenle kaliteli ve kalitesiz kitabı hemen ayırt edebilirim. İşte benim kitabım da ilk ele alındığında bu hissi vermeli diye düşündüm ve verdiğini de düşünüyorum. Hem içi hem de dışı gerçekten istediğim gibi.

Türkiye’de hemen hemen tüm kitapçıların websitelerinde satışta. Satışı da gayet iyi gidiyor. Nazar değmesin. Daha da iyi satacak çok eminim. Her gün yeni biri kitabıma ulaşıp sosyal medyada paylaşımda bulunuyor. Bu beni çok mutlu ediyor. Açıkçası bu kadar  ilgi beklemiyordum. Avustralya’da da hatrısayılır bir miktarda okuyucum var. Elimde limitli sayıda kitabım da var, isteyene imzalı olarak gönderebilirim. Türkiye’deki arkadaşlarım malesef bu konuda şanssız. Onların satın aldıklarında imza yok. Onlar direkt kitapçılardan alıyorlar. Ayrıca Avustralya okuyucuları kitabı satın aldığında hem imzalı hem de çok güzel bir halde paketlenmiş şekilde postalıyorum. Kendime ait mührüm var. Bu tarz benimle birlikte özdeşleşsin istiyorum. Kalite, klas ve tarz çok önemlidir.

Her şiir yazan, her kitap yazan malesef kendine ve yapıtlarına güvenip yayınlatamıyor. Seni özgüvenin için tebrik ediyorum ve bize kazandırdığın bu şiirler için de teşekkürler. Peki neden şiir?

Çok teşekkür ederim. Bence edebiyatın ve sanatın her dalı özeldir. Ben şiir yazmaya çok küçük yaşta başladığımı söylemiştim. Yazdıkça şiir okumaya da başladım. Sonra kendimi onlarla kıyaslayıp daha iyi yazmayı denedim. Hatta sene 2001’di radyoda Feridun Düzağaç’ın ‘Dipteyim, Sondayım, Depresyondayım’ şarkısına denk geldim. Sözlerini incelediğimde benim şiirlerime göre çok daha iyi olduğunu fark ettim. Yaş ilerledikçe farklı şairler ve yazarları tanıdım. Nazım Hikmet, Turgut Uyar, Sunay Akın, Şükrü Erbaş, Teoman, Can Bonomo, Özdemir Asaf, Bruce Springsteen, Lou Reed, Leonard Cohen ve geçenlerde kaybettiğimiz, benim hayatımda çok önemli yeri olan Küçük İskender. Bu isimlerin eserleriyle büyüdüm, bunlardan etkilendim diyebilirim.

Kendimi bir şair olarak görmüyorum. Hayatım boyunca bir beyaz yakalı çalışan olacağımdan asla bir şair olarak anılmayacağımı zaten biliyorum. Ancak bu durum yazmama engel teşkil etmiyor. Yalnızlığını, isyanını, boş vermişliğini ve aşkını dile getiren birinin günlüğü gibi okuyabilirsiniz şiirlerimi.

Ayrıca genel olarak neden insanlar şiir yazar konusunu şair İsmet Özel şöyle açıklıyor:

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya bileydim?
Yazar: Mıydım
Hiç: Şiir.”

Şiir yazmak duygusallık gerektirir; çok mu duygusalsın yoksa bu genç yaşta biriktirdiklerin mi çok? 

Biyolojik yaşıma bakarsanız çok genç sayılırım 17 Ağustos 1987 doğumluyum, yani 32 yaşındayım. Fiziksel olarak baksanız bana en fazla 25 dersiniz, öyle değil mi? J Ruhen bundan çok daha yaşlı hissediyorum ama. Göründüğümün aksine çok yaşama heveslisi değilim. Şiirlerimin bir çoğu bu tür ruh haline sahip olmamın ürünü. Bir çok şeyi çok erken yaşta yaşadım. Mesela annem bizi terk edip gittiğinde 11 yaşındaydım. Çok derinden etkilenmiştim. Annesini çok seven bir erkek çocuğu için tam bir yıkımdı. Çabuk toparlayamadım. Çok zeki ve başarılı bir çocuktum öncesinde. Sonrasında ise başarı oranım düştü. Beynim farklı şeyler ile meşguldü. Annem yoktu ama babam da bizimle yaşamıyordu. Bana ve kardeşlerime babannem ve dedem baktı. Onlara ne kadar teşekkür etsem az. Haklarını ödeyemem. Küçük yaşta bunların olması ruhumda kapanması güç yaralar açtı. Bir anksiyete tedavisi gördüm ve yine kısa bir süre depresyon ilaçları kullandım. Sonra dedim ki, “Oktay ne yapıyorsun sen? Kendine gel, genç ve zekisin bu tarz sorunları kendi kendine ilaçsız da çözebilirsin.” Birden bıraktım hepsini.

İşte yazdıklarım da bu duygularla çok paralel.

Dedim ya çok yaşama heveslisi değilim. Gerçekten yarın ölüp gitsem çok umrumda olmaz. Memnunum bu şekilde olmaktan. Yapmak istediğim bir çok şeyi gerçekleştirmiş gibi hissediyorum kendimi. Çok büyük hırslarım da yok. Öyle çok param olsun filan da istemedim hiç hayatım boyunca. Eskiden iş hayatında çok hırslıydım, başarıya açtım. Hala aslan burcunun getirdiği bazı hırslar var ama öyle eskisi gibi değil. Kontrol altına aldım kendimi. Çünkü biliyorum ki kendini yönetebilen, dünyayı yönetebilir. Mesela insanlar ölmekten çok korkuyorlar. Bence insan mutlu olduğu sürece, sağlıklı olduğu kadar yaşamalı. Öyle 55’ler filan çok erken yaşlar değil gitmek için. Görev tamamlandıysa pekala diğer tarafa göç edilebilir. Kimse üstüne alınmasın ama 65 yaşıma kadar boş yaşayacağıma 35 yaşıma kadar dolu yaşamayı tercih ederim. Sonuçta hepimiz bir gün gideceğiz değil mi?

Çok duygusalımdır. Bir çok duyguyu çok uçlarda yaşarım. Yapım bu malesef değiştiremiyorum. Yaş ilerledikçe keskin köşelerimi törpüledim ama bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur misali karakter oturmuş bir defa.

Hazır buraya değinmişken aşk ve ilişki konusuna gelmek istedim. Günümüzde aşk kelimesinin anlamı çok ucuz ama bende öyle değil. Gerçekten birkaç kez aşık oldum. Aşklarım için şiirler yazdım, fedakarlıklar yaptım. Ancak öyle bir elin parmaklarını geçmedi, aptal kafam, zaten onların da aşk olduğunu çok geç anladım. Keşke zamanında anlasaydım da dedim bir çoğu için. Hayattaki belki birkaç pişmanlığım işte bunlar.

Hayatıma girip çıkan da çok oldu. Hiçbirinden dolayı pişman değilim. İyi ki yaşamışım. Belki aşk değildi çoğu ama bana şiir yazdırtacak kadar güzeldi hepsi.

Bu aşk konularına girince birden Türkiye’de 2008 yılında izlenme rekorları kıran “Issız Adam” filmi aklıma geldi. Kitabına bu ismi o yüzden mi verdin? Sende Pasifik’teki Issız Adam mısın?

Dürüst olmak gerekirse ben kitabımın adını pek beğenmiyorum. İçeriğine çok daha fazla önem verdim, kapak tasarımına ve materyaline daha çok zaman ayırdım. İsim olarak daha orijinal bir isim bulmak istedim ama artık yorulmuştum ve en kötü karar kararsızlıktır diyerek zaman kaybetmemek adına aklıma ilk gelen Pasifik’teki Issız Adam’ı uygun gördüm. Evet değerli Çağan Irmak’ın o filmini çok iyi bilirim. Çok da severek izlemiştim. İtiraf etmek gerekirse Cemal Hünal’ın canlandırdığı karakter olan Alper ile benzerliklerim var. Hem huy olarak hem de fiziksel. Mesela ben de kıvırcık saçlıyım, güzel yemek yaparım. Bir miktar oradan etkilenmişlik yok desem yalan olur. Diğer taraftan Avustralya’nın coğrafik olarak bir ada olması ve Pasifik’te bulunması da kitaba bu ismi uygun görmemin en büyük sebeplerinden biri tabi. Hatta bir diğer şiirimin adı Pasifik’teki En Büyük Ada.

Şimdi tekrar soruya geri dönecek olursak, belki de Pasifik’teki Issız Adam benimdir, kim bilir? Deşifre mi oldum? 🙂

Şiir yazmak mı, roman yazmak mı zor sence?

Bence kişiye göre değişir. Belki Orhan Pamuk için roman yazmak kolaydır da şiir yazmak zordur. Aynı zamanda Oktay Tilkili için de şiir yazmak kolaydır ancak roman ile hiç alakası yoktur.

Kısa vadeli planlarım arasında roman yazmak yok. Ben anılarımdan oluşan bir deneme kitabı üzerinde çalışıyorum ve seneye hem İngilizce hem Türkçe olarak yayınlamayı planlıyorum. Kitabın yazımına Türkiye’de Bozcaada’da başlamıştım, Avustralya’da yazmaya devam ettim. Hala da bitmiş bir proje değil. Biraz mükemmelliyetçiyim sanırım. Bir işi önce kendim çok beğenmem gerek. Eğer gerçekten içime sinen bir proje ortaya çıkaramadıkça sırf yapmış olmak için hiçbir işin altına imzamı atmam.

İnsanlar sana nasıl ulaşabilirler Oktay?

Sosyal medya hesaplarımdan ulaşabilirler.

İnstagramı ve YouTube’u aktif kullanıyorum, Facebook ve mail adresimi de verebilirim. Okuyucuların geri bildirimlerini çok merak ediyorum. Eleştirilere açığım.

Instagram.com/oktaytilkili

Youtube.com/oktaytilkili

Facebook.com/oktaytilkili

Email: oktay.tilkili@hotmail.com

Kitaba da adını veren, Avustralya da geçen, hasretlik duygularını, başka bir hayata başlamanın sancılarını anlatan ‘Pasifik’teki Issız Adam” şiirini Oktay’ın izniyle siz okuyucularım için paylaşıyorum.

PASİFİK’TEKİ ISSIZ ADAM

Bu üzerime buram buram hasret kokusu sinen şehrin kuzeyinde

Yalnızlığımın en ücra köşesine yaptığım yolculuğum

Ne zaman biter bilinmez, tatlı su kurnazlığıyla kendimden kaçışlarım

Sabah 8:39 trenine koşar gibi yalın ayak duygularım

Oldu epey bir vakit buralarda sensiz, sessiz, kimsesiz

Uzun uzadıya anlatmak yersiz

Aslında birçok neden varken, hiç sebepsiz

Bu şehir bugünlerde bana bir hayli sevimsiz

Yolunu kaybetmiş bir küçük serçe gibi çırpınıyorum

Okyanus ötesinde hoş bir kentte

Ne göze alabiliyorum dönmeyi gerisin geriye

Tası tarağı toplayıp

Ne kalmaya mecalim, yerleşmeye şöyle dört dörtlük

Hava da soğuk

Mevsim kış buralarda ama

Üşütmüyor beni kaz tüyü ceketim

İstanbul’dan aldığım, geçen sene güz başı

Sanki kaybetmişim tüm yetilerimi, yazmak dahil

Arıyorum muazzam güzelliğinde bir adanın, Pasifik’te

Bir adamın içinde kendimi buldum

Bambaşka bir hayat, ilk günden zordu…

Yine de bu yürünecek yoldu.

Oktay Tilkili

Sydney – Avustralya

22.07.2017

*Kitap ücreti, kargo masrafı dahil sadece 20 dolar. Bu kitabı temin edip kütüphanesine katmak isteyenler Oktay Bey ile doğrudan iletişime geçebilir. 

Yazar Müjgan Kim

müjokim@yahoo.com.au

4 YORUMLAR

  1. Çok özel bir röportaj… Oktay ile iletişime geçip, kitap siparişi verdim. Bu arada YouTube kanalında da çok güzel içerikler var. Avustralya’ya gelmek isteyenler için duyurulur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here