Babil Kulesi: GARP İLE ŞARKIN MAYASI

0
389

Bir süre önce, hayal gücümü girdiği tartışmalar neticesinde olağanüstü biçimde tutuşturma yeteneği olan biriyle tanıştım. Aniden karşınıza çıkan bir yabancının, yıllardır üzerinde düşündüğünüz meselelere aynı sizin gibi kafa yormuş olduğunu ancak farklı bakış açılarından ele aldığını keşfetseniz ne yaparsınız? Önce şaşırdım ve biraz da ürktüm diyebilirim. İnsanın kendine kafa tutan iç sesiyle karşılaşması gibiydi. Sonra kulak verdim. Ne diyor, diye. Bir süre ikimizi de ilgilendiren izleklerin etrafında dolandık: şiddet, kötülük, devlet, ihanet, dil, kültür, doğu, batı, feodallik, kitle psikolojisi gibi. Ne muhalefetler, isyan günleri, ne rüzgarlar esti. Orta yol bulmalar kimi zaman sınırlı ve muğlak kaldı ancak ortamı zihinsel olarak canlı tutmaya ve yeni yeni düşünceler uyandırmaya yetti.
En nihayet, bireye özgü deneyimleri de, toplumsal olayları da ortak bir potada eritebildik. Maya tuttu.

Ama nasıl tuttu? Diyalog kurmak zor oldu. Tam bir ötekiydi. Ben ufacık garp desem o şark şapkasını giyiyor, ben ne kadar nesnel kalmaya gayret etsem, yüzüme  eğitimimde gönül kısmının eksik kaldığını çarpıyordu. Bende de bir kendini merak ve etrafını keşfetme arzusu hakimdi. Zıt fikirli insana kendimi anlatmaktan ziyade, ondan öğrenmenin çekiciliğinin peşindeydim. Karşılaşmamız, insanın kör noktalarının izini, ötekinin tepkilerinde sürmesi gibiydi, tekinsiz ve rahatsızlık verici. Bunun için önce maskeleri karşılıklı bırakıp, kendini açık şekilde ifade edebilmeye teslim olmak konusunda hemfikir olmamız gerekti ki yaklaşık iki ay sürmüştür. Nihai amaç yaratıcı bir ortam oluşmasıydı, bunun için açıklık ve serbestlik gereklidir, tabii karşıdaki kişinin anlayış kapasitesi de bunda etkilidir. Bu alan aynı zamanda insana saçmalama, hatalarından öğrenme, unutma, karar değiştirme hakkı da teslim eder. Yani emniyet duygusu içinde kendimizi ifade edebilme, öğrenme ve sırtımızı güven içinde yaslayabilme hissi. Yargılamadan. Dinleyerek.

Bu durum beni farklılıkların kabulü, farklılıklara rağmen bir araya gelebilme olgusu, kendiliğini korumak üzerine düşündürdü. İnsanlar, birbirini tanıdıkça aslında farkında olmadan hayatlarında bir karakter de yaratmış oluyorlar. Tıpkı romanlardaki karakter gibi. Ötekiyle etkileşim, aslında hayatımıza bir karakter yaratmaktır. Kendimiz için bildik sulardan çıkmaktır. Bunun karakter oluşumunun bir ömre ihtiyacı vardır. Zaman ve tarihe ihtiyacı vardır. Yanımızdan geçip giderken iz bırakanlardan biraz farklıdır. Onlar öykü kişisidir. Anlık ışık çakımlarıdır. Oysa romanda karakter, gün be gün o dünyaya yerleşir. Bundan sonra artık, muğlak, yarım da anlatılsa, oradadır, yokluğuyla da oradadır. Karakterler de hayatımıza böyle yerleşir. Hayat o karaktere sadıktır. Sadakat, ötekinin kusurunu kabul etmektir. Ancak merak ediyorum, kendinden kaybetmeden, farklı olan bir başkasını ondan değişmesini beklemeden kabul edebilmek ne kadar mümkün?

Farklıyı kabul edememe meselesi, bireysellikten öte bizim toplumsal da bir meselemizdir aynı zamanda. Örneğin, Tanzimat yazarları, Asya’yı erkek, Avrupa’yı kadın olarak kişiselleştirir. Hatta Namık Kemal, ‘’Şark ve Garb’ın fikr-i kemal ve bikr-i hayali’’ arasındaki anlaşma olarak yorumlar.

Yani, Asya’nın yaşlı aklıyla, Avrupa’nın bakir fikirleri, Şarkın olgun fikirleriyle, Garbın yepyeni hayalleri arasında bir fetih karmaşası. Erkek egemen yaklaşımdır. Şark, kendini kemale ermiş kudretli erkek gibi görür. Tanzimat yazarları, her ne kadar Avrupa’dan etkilenmişlerse de, Osmanlı kültürünün aidiyetçi, camiacı yargılarını, mutlakçı düşünce sistemini sürdürmek istemişlerdir. Aidiyetçilikten vazgeçmek kolay değildir. Buraya geldiğimde de bunu hissettim. Aidiyeti öne çıkaran kültürden gelenlerin bireysel kırılma anlarını yaşarken zorlanmalarını gözlemledim. Aidiyetçiliğin sözü kesindir. Sorgulanmaya mahal bırakmaz. Çoğunluğun sesidir. Töredir. Gelenektir. Tanzimattan bu zamana değişen nedir diye bakıyorum. Oysa biliyorum ki, aynı yüzyılda birçok Avrupalı yazar da, Doğu’yu kadın olarak temsil etti. Batıdan Doğya bakan göz kadın, Doğudan Batıya bakan göz erkek. Yine de Doğu’dan Avrupa’ya baktığımızda, yabancı kültüre nüfuz etme arzusu ile erilliği koruyabilmenin çelişkisi hep iç içe kalmıştır.

Buraya Türkiye’den belli bir yaşın üzerinde gelenlere baktığımda aidiyeti koruma ve birey olabilme arasında yaşadıkları kaygıları tanırım. Yine Doğu’nun Batı tarafından değiştirilmeye karşı kızgın direnişini tanırım.

Bizde Batılılaşma karşıtı yazarlar, Batı’yı kendi eril iradelerinin hizmetine sokma umudu da taşımışlardır. Örneğin, Avrupalı yazarların yapıtları çevrilirken, Ahmet Mithat, çevirilerin kültüre uyarlanmasını, hatta gerekirse bozup kendine benzetmek gerektiğini savunur. Bu yöntem aslında çeviribilimin ilk teorisyenlerince kutsal kitap çevirilerinin misyonerler tarafından Asya kültürleri için yapılmasında uygulanan yöntemdir. Fikirler, yabancılık hissettirilmeden, sanki onların alışıp bildiği kavramlarmış gibi kültüre aktarılır. Ancak, Ahmet Mithat’ın mücadelesi, yabancı iradeyi yerelleştirme çabasıdır.  Mesela, Don Quijote’yu çevirmek yerine ‘’İstanbul’da bir Don Kişot’’ yazmayı tercih eder.

Ancak Tanpınar’a geldiğimizde Tanzimat’ın eril Şark figürü değişir, bu sefer Şark bir kadına benzetilerek anlatılmaya başlanır. Doğu Batı meselesine bakan bir başka kuramcı da Peyami Safa’dır. Der ki, ‘’Şark, Garb’a tükenmez bir ruhluluk, Garp, Şark’a maddeyi ve tabiatı zeka emrinde kullanmanın ameli sırrını verecektir.’’ Kısaca Doğu Batı sentezi, onun gözünde inanç bilim, ruh beden anlaşmasıdır. Nedense bu Batı’nın ruh yetmezliği, Doğu’daki madde ihmali, bizim gibi sentez toplumlarda hep bir ihtiyaç olarak kalmıştır. Edebiyatımıza da Doğulu ruhla Batılı nesnellik arasında bocalayan kadın erkek karşıtlığı olarak yansır.

Bu yazarların izinden giderek aslında kültürümüzde ait olmak, birey olmak, sentez, Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya bakışı görebiliriz. Sentez bizim topraklarımızın meselesidir. Farklı ulusların çok kültürlü Melbourne’de yaşam tarzlarını da gözlemliyorum. Batının nesnelliği içinde oldukları sürece uyum içindeler. Ancak ruhlarından kaybettiklerini çok iyi bilmekteler.

Kendini ve ötekini bir kabul meselesidir. Her farklı karşılaşma nihayetinde karşılıklı beslenmedir. Yapay ve taklit olanın , dayatılanın öz ile yer değiştirmesidir. Yeni imgelere açılmaktır.  Yaratıcı imgenin ruhu ele geçirmesi için ise ikili anlamını da çözebilmek, hem Garb’ın hem Şark’ın mayasını tutturmak gerekir. O zaman hem duygu ruhundan hem de akıldan yoksun kalmadan üretebilmenin keyfini yaşayabiliriz.

Elhan Uzun
Mordialloc-Melbourne

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here