Babil Kulesi: DOSTOYEVSKI, YERALTINDAN NOTLAR

0
102

‘Dostoyevski, Yeraltından Notlar ve Modern Zamanlarda İçi Dışı Bir Kalmak’ üzerine Avustralya Postası yazarı Elhan Uzun tarafından kaleme alınmış aşağıdaki deneme çalışmasının, Dünya Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden biri olan Dostoyevski’nin daha iyi anlaşılmasında küçük de olsa katkı sağlayacağına inanıyoruz. Rus Klasikleri deyince ilk akla gelenlerden Dostoyevski, daha sonra yazacağı ve kendisine dünya çapında ün kazandıracak büyük romanların ipuçlarını taşıyan Yeraltından Notlar adlı eserinde, bireyselleşmenin getirdiği yabancılık ve modernleşmenin bıraktığı izleri anlatıyor.


Keşke herkes Dostoyevski gibi eğlendirirken düşündürse. Yeraltından Notlar’ı okurken ve kendimi yer yer yüksek sesle gülerken bulduğumda aklımdan geçen düşünce tam olarak buydu. Özellikle eğlenceli bir dille modernitenin sıkı eleştirisini yaptığı bölümler uzun zamandır benim de aklımı kurcalayan bir takım sorulara 150 yıl kadar önce verilmiş cevaplar niteliğindeydi. Ben de kitaptaki modern hayatın dikkatli gözlemcisi olan adsız karakter gibi hakikat nedir, bilim hakikat midir, bilimsel ve bilimsel olmayan arasındaki ayrım nedir, nasıl anlarız, ilerleme nedir, bireycilik, ait olma gibi soruları mesele ediyor, bunları modernist, postmodernist kavramlarla açıklayan batılı hakim görüşleri ve azınlıktaki batı dışından düşünürlerin çalışmalarını karşılaştırmalı takip ediyordum. Özellikle Avustralya gibi, batı toplumunun inşa ettiği güney okyanusya coğrafyasında, yerli aborjin halkın varolduğu bir toplumda ve onların bilgi sistemlerinin batıya etkileri yadsınamazken, bu tür karşılaştırmaları yapmak benim için kolaylaşıyordu. Örneğin, Charles Darwin Üniversitesi’nden Avustralyalı Helen-Veran Watson ve Melbourne Üniversitesi’nden David Turnbull’un çalışmaları adeta Dostoyevski’nin Yeraltı’ndan çıkmış gibiydi. Modernleşmenin eleştirisiydi. Aslında belki de ben, elimdeki kitapla Dostoyevski’nin dehasını keşfetmenin, batının dizginsiz ilerleyişinin doğuracağı sonuçlar konusundaki öngörüsünün gerçekleştiğine, gelecekten biri olarak şahit olmanın ve onun nasıl da haklı çıktığını görmenin gururunu yaşadığım için gülüyordum.

Peki neresiydi bu yeraltı? İyi eğitim almış ve bunu kendine bir lüks gibi gören, aynı zamanda batılı kitaplardan zehirlendiğini düşünen ve fazla bilinçlendiği için kendisini ülkesinin hayatından kopuk bulan kahramanın, memurluktan istifa edip köşesine çekilerek, topluma ve ülkesine yabancılaşma hislerini ve gözlemlerini yazmaya başlamasının hikayesi. Kitabın başarısı, kurmaca karakterin iç görüsünün, düşüncelerinin, deneyimlerinin yüzyıl sonra bile geçerliliğini koruyan insan davranışlarını yansıtabilmesinden ileri geliyor. Kahramanın çekildiği köşe, kitaba adını veren yeraltı. Yani modernliğin adam sayılma standartlarını tutturamamışların, sırça köşklerinde yaşayanlar tarafından “tutunamayan” ad edilmişlerin yeri.
Kahraman burasını “öfkemiz ve bencilliğimizle gittiğimiz özgürlük ve yalnızlık noktası” olarak açıklıyor. Yalnızlık bir nevi bireyleşme çabasının getirdiği doğal sonuç. Ne kadar aidiyetlerimizden, konfor alanımızdan vazgeçersek o kadar kendimize yakınlaşıyoruz. Toplumun niyetliliği ve belli çıkarlara göre “ilerleme” hedefi insanın kendisi olma, özgür iradesini kullanma isteğiyle çelişiyor. “İsteği, iradesi olmayan insan, istemeyi bilmeyen insan, vidadan başka nedir ki?” diye soruyor, kahraman. Bize özgürlük vaad eden bu kurulu sistemin içinde, onlar gibi olmazsak eğer, gerçekten özgür müyüz? “Böcek bile olamıyoruz orada” (s6) diyor. Burası, Kafka’nın Gregor Samsa’sının tam da bu satırlarından esinlenerek doğmasına da ilham oluyor. İşte yeraltı bir nevi, ölçüsüzce ve bencilce ilerleyen bir sistemin içinde erdemli kalmanın mücadelesinin verildiği yer oluyor böylelikle. Kapitalizm bastırdıkça, emtia mal gibi değersizleştirilip, insanlığımızdan, kişisel bütünlüğümüzden, tutarlılığımızdan, iç sesimizden uzaklaştırıldıkça ve bizler -mış gibi yapmalara büründükçe, daha fazla değer kaybetmemek için kaçabileceğimiz yegane sığınak belki de. Oysa Orhan Pamuk, Yeraltı’nı ve orada içine düşülen ruhsal durumu, “Avrupalı olamama kıskançlığı, öfkesi ve gururu” olarak açıklıyor.

Değil mi ki, bir gelişmiş ülkeye göçenin bilinçaltı dehlizlerinde cevap aradığı “onlar nasıl gelişti de biz gelişemedik?” sorusu, o halde Yeraltı da bu sorunun cevaplarının bulunacağı yer. Nietsche ve Sartre bize yeraltı adamını açıklamış, ancak Avrupalı kavramlarla. Oysa ki Avrupa’nın kenarında yaşanlar ve hep Avrupa düşüncesiyle boğuşanlar, Yeraltı’nı daha farklı deneyimliyor. Cemil Meriç’in tabiriyle, “hazır elbiseye ve hazır medeniyete meraklı milletler” kenarda kalmışlar.

Yeraltı adamı bu hazıra konmacılık alışkanlığını eleştiriyor, Avrupa’dan gelen düşüncenin kendi ülkesinde kullanılış şekline isyan ediyor. Örneğin, kendi aydınlarının bilgileri ikinci elden edinmelerine rağmen, kendilerini dünyanın ve ülkelerinin bütün sırlarını ele geçirmiş sanmalarına, böbürlenmelerine, bu düşüncelerin gösterişçi, tekdüze biçimde yaşamalarına, dolayısıyla sahtelikle edindikleri başarı ve mutluluk duygusuna kızıyor. Bir yandan da içinden, Batılı liberalleri ve materyalistleri haklı buluyor, çünkü aldığı eğitim sayesinde kendi kafası da bu düşüncelerle oluşmuş ve başka türlü düşünmeyi bilmiyor.

Okumuş, aydın, kısaca geleceğin insanı, diyerek onları küçümsüyor kahraman. Ne kadar eğitimli de olsa, insanların çıkarları söz konusu olunca nasıl da savaştığını örnek göstererek. Bilimin, her şeyi sınıflandırıp, kategorize etmesini göstererek, soruyor, “Nedir bu çıkar denen şey, insanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle belirtebilir misiniz?”. Bilimin kesin olarak her şeye cevap veremeyeceğini, örneğin doğanın kanununun biliminkine üstün geleceğini savunuyor. “Çevrenize şöyle bir bakın,”diyor, “işte 19. yüzyıl!”. Ancak asıl takip eden 20. yüzyılda dünya, “uygarlık sonunda insanların daha iğrenç birer can kıyıcı” olduklarını görüyor. “Duygularının çeşitliliği yüzünden, insanoğlu kan dökmede bir zevk almaya kadar” varıyor (s 38).

Aydınlarla ilgili gözlemlerine kitapta oldukça uzun yer veriyor çünkü insanın toplumsallaşma ve bireyleşme yolculuğunda bilinçlenme için aydının rolü nirengi noktası. Kahraman arkadaşlarına, çevresine gittikçe yabancılaşıyor. Hepsini dar kafalı, birinin aynı, tıpkı sürünün içindeki koyunlar gibi görüyor. Karakterin erdem ve mutluluk arayışıyla onlarınkiler örtüşmüyor. “Garip” kaçıyor. Yakınlık kurma denemeleri de boşa çıkıyor bu nedenle. Gittikçe yabancılaşıyor. “Fazlasıyla bilinçli olmanın, bilincin her türlüsünün hastalık olduğunu” söylüyor. Her şeyin farkında olmasına rağmen, kendisine sahte arkadaşlık sunanların yanlarına sokuluyor, onların kibirilerinin hesabını bilgisiyle öç alarak sorabileceğini düşünüyor. Ancak daha fazla değersizleştirilme ve ezilmeyle sonuçlanıyor bu çabaları. O nedenledir ki, kitapta “aşağılanmanın zevklerinden” bahşediyor Orhan Pamuk, önsözünde. Bunun bir mantığı olduğunu ve nasıl yüksek bir bilinç düzeyini de yansıttığını içten içe biliyor olmanın zevkini anlatıyor.

Onların arasında iyi niyeti, samimiyeti arıyor. İstiyor ki onlar hakikati, gerçeği, zavallı egolarının üzerinde tutsunlar. Kahraman, “Sizin çıkarlar listenizde refah, zenginlik, özgürlük, rahatlık” gibi şeyler var. Bunlara açıkça, bile bile sırt çeviren biri çıksa, onu kara cahilin, zır delinin biri olarak görmez miyiz?” diye soruyor (s36). 150 yıl sonra bugüne baktığımızda da daha büyük ev almamış, daha fazla mal biriktirmeyenin, pahalı restoranlarda yemek ve marka dükkanlardan alışveriş yapmak yerine, sırça köşkü reddedip sadece olduğu haliyle, kendi kalarak varolma mücadelesi verenin gördüğü muamele bu aslında. Mümkün olsa, arkadaşlıkların karşılıklı, açık sözlü, yalansız olanı için canını verecek, çünkü kendisi gerçek arkadaşlığa değer veren, hassalığın getirdiği incelikleri bilen birisi. Kabalığa, özensizliğe ve alaycılığa dayanamıyor. Ancak çevresindeki insanlara baktığında, onların korunması gereken asıl değerlerden uzaklaşmalarını, hazıra konmacılıklarını, çıkarları için git gide yüzeyselliğe ve yalana bulanmalarını kaldıramıyor.

Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmi de Yeraltından Notlar kitabından esinlenerek yapılmış. Film karakteri, arkadaşının fikir ve emek hırsızlığını yüzüne vurmak ister çünkü onların “başarı” gördükleri şeyin aslında hazıra konmacılık olmasından dolayı öfkelenmekte ve başarılarını yaşama biçimlerinden dolayı da kıskanmaktadır. Film de kitap da bir nevi Avrupa’nın Avrupa oluşunda eski sömürge ve yeni sömürge sonrası devletlerin payı ve belki de hakkı olduğunu, asıl ve zor olanın “gerçekleşmesi imkanız olan genel bir insan çeşidi olmak” yerine, kendi kalabilmek olduğunu vurguluyor. Batılı libarellere, Fourier’in determinist ütopyalarını yayan modernleşmecilere karşı yeraltından serzenişleri bundan. O nedenle gerçek normal insanları, sitemin ürünü çıkar değerleri etrafına toplaşmış hazıra konmacı, tek tipleşmişler yerine, içi dışı bir insan, olarak tanımlıyor (s25, s106).

Yeraltından Notlar’ın ikinci bölümü, moderniteyle ehlileştirilemeyen insanın içindeki saldırganlığın, haset, rekabet, kıskançlık olarak ortaya çıkması olarak da okunabilir. İlişkilerinde bu tür saldırganlık, yeraltındaki adama farklı yöntemlerle uygulanıyor. Örneğin, içi dışı bir insan olarak kalma mücadelesi veren Yeraltı Adamı’na, örtük bir şekilde mesafe koyarak, yakınlık ve dostluğu esirgeyip uzaklaşarak, arkadaş grubundan uzaklaştırıp arkadaşlık etmesine izin veremeyerek, hakkında olur olmaz konuşarak, başkalarının önünde küçük düşürücü sözler sarfedecek eylemlerde bulunarak, alenen tenkit ve alay ederek saldırganlık gösteriyorlar. Günümüzde bunun fiziksel saldırganlık kadar zarar verici olduğuna hükmedilmesine rağmen, okumuş yazmış insanların bu yöntemlerle iktidar kurma ve çıkar peşine düştüklerini gözlemliyoruz ve bu da Dostoyevski’nin insanların ilkelliklerinden eğitimli olsalar da kurtulamadıkları görüşünü kanıtlıyor.
Üstelik fiziksel saldırganlıkta saldırganın kimliği belliyken, eylemler örtük, gizli yapıldığında saldırganı doğrudan itham etmek de, insanın kendini savunması da olanaksızlaşıyor. İlişkisel saldırganlığın kurbanı, baş edemeyeceği, acımasızca dışlayıcı, belirsiz bir ölçüsüzlüğün içinde buluyor kendini. Yaralayıcı, acıtıcı, ürkütücü bir yerde. Bu nedenledir ki yeraltı bir nevi karakterin onu özel yapan, öne çıkaran ve gıpta yaratan niteliklerini daha da öne çıkartan yer oluyor. Çevresiyle eşit -miş gibi yaparak onu özel kılan renklerini solduracağına, benliğinden vazgeçmediği bu yerde onlar tarafından aşağılanmayı hazza dönüştürüyor. Yalnızlık onun için utanç ve acı olarak algılanmaktan, başarısızlık ve sevgisizliğin simgesi olmaktan ziyade, öfkesini kullanıp, mücadele etmeyi, yüzleşmeyi ve insan olarak gelişmeyi seçtiği yer oluyor.

Yeraltı adamının öfkesi yaşamakta olduğu haksızlık duyguları ve esirgenmişlikten kaynaklanıyor, peki onun öfkesini ne durdurabilir diye baktığımızda kitapta bundan “düeollo” olarak bahsediyor. Kendiyle ve bireyselliğiyle barışık ve ilişkilerini kaybetme korkusu olmayan, sadece içi dışı bir kalma ve tutarlılık mücadelesi veren yeraltı adamının en büyük çıkmazı belki de insanlarda onu acıtmak isteyen kötü bir niyet söz konusu olduğunu, nankörlüklerini bildiğinden, bundan canı yanıyor, doğal enerjisi ve heyecanını yitiriyor, felç olmuş gibi, kendi üzerine kapanıp, saldırganlık ve şiddet duygularını kendine döndürebiliyor. Onun yakınlık ve arkadaşlık kavramında haset, kıskançlık ve rekabete yer olmadığından, bunu değil kabul etmek, baş etmek dahi istemiyor. Arkadaşlarıyla açıkça tartışabilse, olan biteni anlayabilse, -ki onlar maskeli ve içleri dışları bir olmadığından, davranışlarının sorumluluklarını almadıklarından bu çok zor- muhtemelen öfkesi de geçecek. Ama arkadaş dediği insanlar onun “kötü, suçlu” olduğunda karar vermiş olan görünmez bir mahkeme heyeti gibi davrandığından, koyulan mesafe ve iletişimin kesilmesi, uğradığı haksızlığı daha büyük hale getiriyor, öfke ve şiddet duygularını besliyor. Girmek istemediği ortamda olmak istemediği kişilere dönüşüyor adeta.
Bu Dostoyevski’nin kitaplarında işlediği yansıtmalı özdeşleştirmeyi içselleştirme, Doppelgaenger, çift kişilik izleğinin de göstergesidir.
Günümüzde çaktırmadan, güler yüz göstererek arkadan hançerlemeyi yeğleyen modern dünya karakterlerinin aynı zamanda düşman çatlatmak gibi yöntemlere de başvurarak kendince rekabet ettiği kişilerden hınç alma özelliği ancak bu tür yansıtma ile açıklanabilir. Çok eğlenir -miş gibi yaparken, karşı tarafta haset uyandırmayı isterken, asıl kendi haset ve rekabet duygularını dindirmek istemektedirler. Karşı tarafın haset duygusunu kışkırtarak kendi duygusunu ona yansıtma ve böylece arınmış hissetme ihtiyacıdır bu.
Yeraltı adamı, bu duyguları yaşamaktan, bu duyguların yarattığı öfkeden dolayı kendini kötü hissetmektedir. Farkındadır. Bilinçlidir. Kötülüklerinden sorumluluk almayan, umarsızların dünyasında içi dışı bir kalmış kişidir o. Hazıra konmak yerine yaratan, gözlemleyen, gerçek başarıyı mesele edinen, çıkar için hayatta kalmakla hayatı anlamlı yaşamak arasındaki farkı bilen insanların değerlerini, zevklerini ve onurunu yaşamaktadır.

Elhan Uzun
Mordialloc, Melbourne

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here