Babil Kulesi: ANADİL

1
843

Büyük Tufan’dan sonra tüm insanlar rüzgarın önüne katılarak Şinar diyarında bir ovaya toplanmışlar, kendilerine bir kent ve başı göğe değen bir kule yaparak Tanrı’nın yanına varmak istemişler. Tanrı da kendisine ulaşmaya çalışan bu insanların kibrine kızmış ve o zamana kadar tek dil konuşmakta olan bu insanların dillerini birbirini anlamasın diye karıştırmış, yeniden rüzgarla geldikleri yere dağıtmış. Bunu içindir ki oraya, tüm insanların yeryüzüne dağıldığı yere Babil denmiş.

Bugün bakıyorum, Avustralya da yeryüzüne dağılmış insanların rüzgarla gelip toplandığı bir ova gibi. Dünyadaki yüzlerce dilin köklerinden ayrılıp, Avustralya İngilizcesi altında tek dilde buluştuğu dört bir yanı okyanusla çevrili, ortası çöl, büyük bir düzlük.

İnsanlar hangi rüzgarla gelmiş, yolculukları nerede, ne zaman, hangi koşullarda başlamış, bilinmez. Ama sorarsanız, buraya gelen herkesin yaşadığı bir tanıklığı, gidenin de kalanın da bildiği o isli duygu yoğunluğunu söze dökerler. Kimileri yarayla solur, kimileri umutla. Kimi için zoraki kural gibidir göçtüğü toprakta yaşamak, kimi haksızlıkları iş edinir kendine.
Kökünden kopan ruhun hikayesidir, bir birliktelik arayışı. Gelenler ilk başlarda kendilerinin olmayan göğü seyreder, kendilerinden olmayan insanların arasında yürürler. Kendilerinden olmayan yemekler tadar, kendilerinin olmayan gülüşle güler, kendilerinin değilmiş gibi işitirler adlarını.

Günü anı aşan bir boyuta geçerler. Ördükleri yeni dünyalarında yaşadıkları yer kadar, yaşattıkları ve kendilerinde yaşayanlar da önemlidir artık, yükleri ağırlaşmıştır.
Günlük yaşamları bir nevi insanın kendi varoluş gerçeğiyle ve hiçliklerle en kısa yoldan yüzleşmesi gibidir.
O nedenle teslim olup da gelenin, yeni diyarda köksüzlüğünü sindirirken, kimiliğini ararken duyacağı en dokunaklı söz, ‘’iyi ki varsın’’ olabilir. Yüzünün aylasında yalnızlığı parıldar.

Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin notlarında savruluşun acısıyla hesaplaşırken şöyle yazar, ‘’İçinden seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan!’’

Savruluş, bir fırsat da barındırır aslında. İç sürgünlükle yüzleşmeye cesaret edenler, ardından gelen çözülme sonrası bunu iyi görürler. Kendilerini daha bir sever, içinde bulunduğu kenti gezgin gibi keşfederler.

Avustralya’da güneş, doğunun da doğusundan doğar, burada kimselerce bilinmeyiş duygusu çok hissedilir. Aynı zamanda yaratıcılığa çağırır, soluk aldırır. Ukte kalmış hayaller zaman ve alan bulur, söylenmemiş sözler sızar hançerelerden, mesafeler iyileşmeyen ilişkilerin gamını götürür. Kişinin benliğini yeni bir duygusal evren sarar. Sanki açılan yeni gözeneklerinden insanın, özlem sızar da, onu yalnız aynı bedeli ödemiş benzerleri anlar.

İşte böyle, başka bir coğrafyada farklı bir ortamda, yaşam sürerken insanın hiç yitirmek istemediği bir olgu vardır, o da anadilidir. Dil insanın düşünceleriyle sığındığı, yitirip yitirip bulduğu yurttur. Geceyle gündüzün sesi, kesintisiz başkalaşımın izidir, dünle bağının tek yoludur.

Kimi zaman zühreyıldızı kadar uzak kimi zaman bir gözyaşı kadar yakın duyguları dile getirmenin aracıdır.

Düşünmek ve bir yerli olmak için gereklidir anadil. İyi ki var olduklarını hatırladığı kendi gibi niceleriyle buluşup kalabalıklaşma, sağlam temeller üzerinde onardığı Babil Kulesi rüyasıdır.

Elhan Uzun
Mordialloc-Melbourne

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here