Azerbaycan’dan Mektup: Güneşin Kızı Olmak

0
Yazarın kitap imza ve tanıtım gününden bir kare.

Beni dünyaya bağışladın, anne. Bana dünyaları verdin…

Çoçukluğumda, “Güneş olmak istiyorum, anne”, adlı bir şarkıyı söylemeyi çok severdim. Sen de fısıltıyla “ol bebeğim, annen kurban boyuna” derdin.

Hatırlıyor musun?

Anne! Bir insan kendi ismine bu kadar benzer mi? Çocukken, adının güneş anlamına geldiğini yaşlı insanlardan duymuştun. Yıllar sonra birçok kaynaktan farklı anlamlarının da olduğunu öğrendim, ama fark etmez. Ben yalnız isminin değil, kendinin de güneş olduğunu çok iyi biliyordum. Gidişin tıpkı gün batımındaki gibi; her yere soğukluk ve karanlık çöktü.

Seninle konuşmayalı on üç yıl oldu. Sen gidince yapmam gereken işler çoğaldı; annesizlik kolay mı? Yokluğundan beri ilk defa sana bir mektup yazıyorum. Bundan sonra da yazacağım. Çocukken birkaç gün akrabamın evinde misafir oldum. Sensizliğe dayanamadım ve seni nasıl sevdiğimi, seni nasıl özlediğimi bir kağıda döktüm. Eve geldiğimde sana getirdim. Keşke bu ilk mektup son olmasaydı, anne. Keşke o günden beri sana her gün yazsaydım. Şimdi yıllar sonra ilk kez sana yazarak düşünüyorum, “acaba beni unutmuş ola bilir misin?” Bazen sanki bin yıldır ayrılalı, bazen sanki dün gibi gidişin. Biraz üzdüler beni, biraz yordular. Biraz korkmuş olabilirim, biraz üşümüş. Ama yine de senin şefkatli, sevgi dolu küçük prensesinim anne.

Hep karanlıktan korktum anne, hatırlıyor musun? Işık kapalıysa yan odaya geçemezdim. Geceleri de bu yüzden hiç sevmedim, gözlerimi kapatmaya bile korkuyordum. Bir gün, geç saatlerde, bir geziden dönerken babama “Korkmuyor musun?” diye sordum. O da “Sen korkuyor musun?” diyerek, bana baktı. Sonra elimi daha sıkı tutarak, “yanındayım, korkma kızım” dedi. Ama o da güneşsizliğe dayanamadı, anne.

Sen bir gün güneş gibi batınca her yer zifir karanlık oldu. Karanlıklarda korkacağımı, karanlıklarda kaybolacağımı bile bile bıraktılar ellerimi, anne. Çok, ama çok korktum, anne. Geceye dönüştüm. Gece gibi yaşamaya alıştım. Gece olmak zor, tabii, ama sen güzel taraflarını düşün. Sonra gök yüzümü buldum. Yıldızlarımı, ayımı buldum. Gece oldum, ama karanlıklarda kaybolmayı değil, saklanmayı, korunmayı, beni karanlıklarda yapayalnız bırakıp gidenlere gece gibi düşmeyi öğrendim, anne.

Sen bir kuş gibi uçup giderken kanatlarımı avuçlarında unutmuşum meğer. Yavru kuş gibi yuvada yalnız, kanatsız kaldım, anne. Kanatsızlığa alışacaktım, onları hiç olmadı sanacaktım. Ama bu sefer canavarlar bırakmadı peşimi, anne. Ayakta durmaya, yürümeye bile doğru dürüst alışamadan koşmalıydım, anne. Çıplak ayakla hiç durmadan, gece bilmeden, gündüz bilmeden koştum, anne. Bacaklarım yaralı, üstüm başım yırtık delik, anne. Her yanımda sensizlikte beni kovan bir yırtıcının belirtisi var, anne. Hiçbir zaman kanat çalamadım gök yüzüne, kanatlarımı sen aldın götürdün. Bu biraz zor tabii, ama sen bir de güzel tarafını düşün. Şimdi o kadar hızlı koşuyorum ki, kanatsız kurtulmayı, korunmayı ögrendim, anne. Düşünsene…

“Kimse senin dalgalarla nasıl boğuştuğuna bakmaz. Gemiyi limana getirip getirmediğine bakar” diyordu Victor Hugo. Küçücük tekne ile açılırken hayat adlı okyanusa kocaman gemiler yol vermediler, kıyıya giden en kolay yolu bana söylemediler, anne. Fırtınalar savurup durdu, kimse kurtarmak için çaba göstermedi. Her yanım delik deşik oldu, dalgalar içime doldu, anne. Ama sulara dalmadım, dalgalarla çarpışa çarpışa deniz olmayı bile başardım, anne. Düşünebiliyor musun? Deniz olmak zor tabii. Bazen kendi fırtınlarımla çarpışıyorum, bazen kendi soğukluğumla bile üşüyorum. Bazen kıyıların sınırlarına sığamıyorum. Bazen kendi dalgalarıma yeniliyor, bazen kendi diplerime dalıp duruyorum. Ama sen bir de güzel tarafını düşün. İhaneti, saygısızlığı, haksızlığı ezbere bilenleri diplere, uzaklıklara, geçmişlere, tüm gider geri dönemezliğe daldırdım, anne.

Anne, hayatımıza giren yanlış insanlar tokat gibidir. Her seferinde acıttıkları yerden bir ders verirler. Bunu anlamam için ne çok tokat yemeliymişim meğer. Hem hiç beklenmedik yerlerden vurulunca, hem de daha çok güvendiklerinden, arkadaş sandıklarından vurulunca anne, tokatlar ağırtmadı zamanla. Böyle olunca bu defa yumruk oldu yanlış insanlar. Bir de baktım ki, taş oldum anne. Bir de baktım ki, duvar oldum anne. Duvar olmak biraz zor, haklısın. Uzun zaman alışamadım taş gibi yaşamaya. En çok taşlaşmak zor geldi bana. İçimin ısısını, alevini korumak için dışardaki tüm rüzgarlara karşı kale gibi durmalıydım, biliyor musun? Bazen içim kavrulsa bile, dışarımın soğukluğundan kimse anlamazdı derdimi. İçimdeki küçücük kız üşümesin, ağlamasın, korkmasın diye bazen kale duvarı gibi geçilmez, bazen yuva gibi sıcak oldum. Kendi kendime huzur oldum, anne. Ama bir gün çıkıp gelseydin, uzaktan geldiğini görseydim küçülüp küçülüp nehir taşı olurdum ayaklarının altında, anne. Taş olmak, duvar olarak yaşamak zor, ama sen bir de güzel tarafını düşün, anne.  “Tokat” insanlar, “yumruk” insanlar bundan böyle taşlarla, duvarlarla çarpışmakta. Bu kadar güçlü olmamı istemezdin, biliyorum. Güçlü olmak için bu kadar zormuş bilmiyordum.

Sen toprak olunca ben de yol oldum anne. Yalnız ben değil herkes, her şey yola dönüştü benim için. Mesela, tüm isteklerim, tüm hedeflerim, uzak yakın tüm adresler, tanıdık tanımadık tüm insanlar yol oldu, anne. İp gibi bağladım birbirine tüm yola dönüşenleri. Yetmedi, kendim yol gibi uzadım, uzadım, ama sana gelemedim, anne. Yol olmak da zor. Bazen kendi yollarımda kayboldum, bazen düğümlendim, bazen çözülmez oldum, bazen gidilmez oldum. Senin için yola dönüştüm, anne. Ama hiç üzülme, sen bir de güzel tarafını düşün. Tüm yollarla sana geliyorum, anne.

Büyüyünce senin gibi günes olmak istedim, anne. Bense yol oldum, deniz oldum, taş oldum, duvar oldum anne. Kocaman dünya oldum her şeye dönüşe dönüşe, artık güneş olmama çok az kaldı. Sen beni bir doğurdun anne, bense sensizlikte bin oldum. Güneşin düşdüğü her yer olmak bir az zor tabii, ama sen bir de güzel taraflarını düşün. Canım annem, güzel annem, Güneş annem- Raziyyem- ben senin kızın oldum ya, ne olursam olayım halimden razıyım.

Bazen ses olmak istiyorum. Beni duyman için, ne kadar özlediğimi anlaman için yediden yetmişe dünyadakı tüm insanların bir ağızdan “anne” diye bağırmasını istiyorum, anne. Bak, işte  öyle bir sese dönüşmek istiyorum anne.

Anne! And olsun beni ben yapan sütüne hiçbir kimseye, hiçbir şeye ihanet etmedim. Hatıralarıma, duygularıma, yoluma, içimde koruduğum küçüçük kıza ve onun masumluğuna, balkonuma konan kuşa, baharda evime dolan karıncaya bile ihanet etmedim. Ucuza atlatamadığıma rağmen hep dürüst olmaya, hep doğruyu söylemeye kalkıştım. Hep haksızlığa haykırdım.

Babama selam söyle, anne. Söyle ki, Alzheimer olduğunda bile yalnız benim ismimi hatırladığı gibi, hala beni unutmadığını biliyorum. Bir de babama sor anne, beni taş olmaya, duvar olmaya, deniz olmaya, yol olmaya, kanatsız çıplak ayakla koşturmaya zorlayanlar affedilir mi?

Bir gün yaşlanırsam ve her şeyi unutmaya mahkum olursam son iki kelime olarak babamın ve senin isimini hatırlamam için dua ediyorum. Sen gidince dualarının bir ipi kırılmış sallancağından asılı kaldığımda düşmedimse merak etme beni. Karşıma hep iyi insanlar çıksın diye dua ederdin ya. Onlar da var her tarafımda. Bir gün belki güzel insanlardan da bahsederim sana. Kötülere gelince ben onları karanlıklara, diplere, mesafelere bıraktım, siz ise Allaha havale edin anne. Lütfen, rüyalarıma üzgün değil, gülerek gel ve anlat bana, sen bensiz nelere dönüştün, anne?


Feyziyye Soltanmurat

Azerbaycan’da doğdu. Teknoloji Koleji “Muhasebe”, Bakü Slavyan Üniversitesi “Edebi Yaratıcılık” ve Erzurum Atatürk Üniversitesi  “Halkla İlişkiler ve Tanıtım” bölümlerinden mezun oldu. Azerbaycan Yazarlar Birliği Üyesi. Senelerdir birçok gazete, dergi, televizyon ve sitelerde gazetecilik, editörlük gibi görevler üstlendi. İçinde şiir ve öykülerin yer aldığı “Mesaj” adlı bir de kitabı bulunmakta.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here