Anıl’ın Güncesi: Sevgili İncir Ağacı

1

Çocukluğumda sık sık seninle dertleştiğim zamanları hatırlıyorum. Ben büyüdükçe dünyanın da kirlendiğini düşündüğüm çokca zaman oldu. Seninle olan sohbetlerimizde de kesinlikle bu düşüncemden bahsetmişimdir, eminim. Son zamanlarda aslında konunun bunla pek bir ilgisi olmadığını anlamaya başladım. Biz yaş aldıkça çeşitlenen değer yargılarımız, toplumun bize biçtiği görevlerin omuzlarımızda hissettirdiği ağırlıklar ve daha nice detay bunlara sebep oluyor.

Aslında tek suçlu biz büyüdükçe kirlenen dünya değil. Bizim de suçumuz büyük.

Son zamanlarda Şiddetsiz İletişim alanında çokça rast geldiğim ve merakla okuduğum araştırmalardan öğrendiklerimle aslında kendime hiç sormadığım bazı sorular olduğunu fark ettim. Yaş aldıkça robotlaşan bünyemiz neden aslında ilk sıraya koyması gereken kendisiyken başkalarının hissettikleri ya da düşünceleri konusunda bu kadar yorulmuş… Dünyanın biz büyüdükçe kirlendiği filan yok aslında! Biz kendi ektiğimiz tohumlarla kendi dünyamızı kirletmişiz biraz da!

Şiddetsiz İletişim makalelerini okurken rastlamadığım kısa ama çok etkili bir hikaye ile karşılaştım bugün. Hikaye kısaca bizler çocukken her detayı sorgulayıp kendi duygularımıza göre hareket ederken yaş aldıkça neden “aman ayıp olmasın”lar arasında kaybolduğumuzu sorguluyor. Şimdi durun ve kendi çocuklarınızı düşünün lütfen. Giymek istemediği bir şeyi giydirmeniz mümkün mü? Yemek istemediği bir şeyi “aman ye ne olacak”lar ile dayatmanız mümkün mü? Gitmek istemediği bir yere “gel ayıp olur” diye gotürebilir misiniz? Hepsinin ortak bir cevabı var değil mi sevgili okur? Hayır.

Madalyonun diğer tarafından da bakalım. Bir çocuğun ya da çocuğunuzun “neyse tamam diyeyim ayıp olur” diye düşünüyor mudur sizce? Ya da “bunu yapmak istemiyorum ama ayıp olmasın yapayım, gideyim, yiyeyim, giyeyim, alayım, seveyim….” diyebileceğini. Cevaplar yine “hayır” değil mi sevgili okur? İste bu yüzden lütfen biz büyüdük ve kirlendi dünya cümlesinden kendi payımıza düşeni lütfen alıp cebimize koyalım.

Öğrendiklerimden uygulayacağım ve sizlere de tavsiyem bundan sonra kendinize de söz hakkı vermeniz ve sormanız “Bunu gerçekten istiyor musun? Bunu isteyerek mi yapıyorsun?” Kendimizle konuşmamız lazım. En önemli eksiğimizin bu olduğunu düşünüyorum. Kendimize şiddet uygulamayı bırakmalıyız. Bu da şiddetin bir türü ve en can acıtıcı olanlarından birisi. Çocuklarımızın sahip olduğu bu muhteşem yeteneği de köreltmemek için her velinin bu alanda araştırmalar yapması gerektiğini düşünüyorum.

İncir ağacı belki de ben sana içimi dökerken sen bilgeliğinle bana içinden gülüyordun. Sen de herkes gibi olma yolunda ilerliyorsun diye iç geçiriyordun. Yaş aldıkça değişiyoruz ve her gün öğreniyoruz. Ben de daha iyi öğrenmem ve üstesinden gelmem gerekenler listeme bu detayı ekliyorum. Sizlerin de listesinde yer bulabileceğini düşünerek bu ay ki yazımda paylaşmak istedim.

Ağustos benim doğduğum ay. Adana sıcağında doğmuş olan bu Adanalı, Avustralya soğuğunda 4.seviye önlemler alınmış bir sokağa çıkma yasağı ile kutladı bu sene doğum gününü. Bu günler geçici. John Lennon da söylediği gibi “Her şey sonunda iyi olacaktır. Eğer iyi değilse, daha sonu gelmemiş demektir.”

Umutlu olalım! Sosyal mesafe ve maske kurallarına uyalım.

Umut, sevgi ve özlemle…

Şiddetsiz iletişim nedir? Sorusuna kısa bir giriş.

Kendi değerlerimizden ödün vermeden karşımızdakini empati ile anlamaya, karşımızdakini suçlamadan gerçek duygu ve ihtiyaçlarımızı açık yürekli bir dürüstlükle ifade etmeye, ilişkilerimizin niteliğini temelinden düzeltmemize katkıda bulunan bir ekol.

Bu ekolü geliştiren de Amerikalı psikolog Marshall Rosenberg. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak çok küçük yaşlarda şiddetle tanışan Rosenberg, barışçıl çözümler sağlayacak alternatifleri araştırmak için klinik psikoloji alanında çalışmaya karar veriyor. Şiddetin dil, düşünce ve iletişim tarzımızla ilişkisini kurarak Şiddetsiz İletişim sürecini geliştiriyor.

Anıl Çetli
Melbourne

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here